Kızınca…

Hayat “beklenmedikler”le dolu… Kimi zaman mutluluk verici, kimi zamansa üzücü… En çok da sevdikleriyle arasına giren dikenler üzüyor insanı. Kavgalar, uyumsuzluklar, sarf edilen iğleneyici sözler… 

Neden insan kendine en yakın olanları en çok üzer? Neden sokaktaki satıcıya gösterdiği güler yüzü, en yakınındakinden esirger çoğu zaman? Bu kadar mı zor alttan almak? İlla altta kalanın canı çıkacak, eyvah, hemen üste çıkmalıyım mı demeli insan?

Keşke bir filtremiz olsa ve bir düğmeyle devreye girebilse. Hatta daha da iyisi, biz sinirlenince, nabzımızdan anlasa ve kendi kendine devreye girse de söylediklerimizin ucu sivri olanları karşı tarafa hiç geçmese.

İnsan bu… Vazgeçer mi? İlla savaşacak… Boşuna dememişler, söz gümüşse, sükut altındır diye… En zoru susmak. Çünkü susmanın altında yatan çok rahatsız edici anlamlar var. Susarsan eziksin, susarsan tepene çıkarlar, susarsan hakkını yedirmiş olursun, susarsan sesin çıkmaz olur, susarsan sınırlarını koruyamazsın…

Peki ya susmazsan? Bunu düşünsek bir dahaki kavga başlangıcında… Susmazsan can yakacaksın, susmazsan sonra çok pişman olacaksın, susmazsan araya buzlar girecek, susmazsan sinirleriniz iyice gerilecek, susmazsan kavga büyüyecek, susmazsan kalpler kırılacak…

Ama o kızgınlık anında herşeyi bir kenara iter insan. İmkansız görünür sakinleşmek. İnsanın bedeni titrer, kasları gerilir, gözleri nemlenir, başı ağrımaya başlar, şakakları zonklar, sinirden yerinde oturamaz olur ve garip, negatif bir enerji depolanıverir beynine… Ve bu enerjiyi bir şekilde boşaltması gerekir insanın. İşte benim sorum, bunu karşımızdakinden başka boşaltacak bir araç yok mu?

Yastık yumrukla, yastığa kafanı göm çığlık at, kafanı dağıt, hiç olmadı uyu, birini ara bağıra çağıra durumu anlat, yürüyüşe çık, spora git, yemeğe yumul, kafanı dağıtmak için kitap oku, televizyon seyret, duşa at kendini, camdan dışarıyı izle… Ama karşındakine bağırma… Hararetini onun kalbini kırarak dindirme. Çünkü bunun sonrası çok acı oluyor. İnsan öyle bir pişman oluyor ki yaptıklarına… Hiçbir özür onaramıyor “can kırıkları”nı… 

Boğaz yedi boğumdur demiş Çinliler… Siz siz olun, yedi kere yutkunun bağırmadan…

Yazar: Şeyma Çavuşoğlu

Şeyma, Notre Dame de Sion Lisesi’ni bitirdikten sonra, Koç Üniversitesi’nde psikoloji okudu. Ardından La Salle Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji alanında yüksek lisansını tamamladı. Bir süre psikoterapi, eğitim ve grup çalışmaları yaptıktan sonra, akademik dünyaya geri dönmeye karar verdi. Şu an Lesley Üniversitesi’nde Yaratıcı Sanat Psikoterapileri alanında doktora programında tez aşamasında, equanimity (eşgörü) deneyiminin sanat ile ifadesini araştırıyor.

One thought on “Kızınca…”

  1. kızgınlık belkide kat kat perdeler gibidir.. her kat birer birer kalkar ve asıl reel olana ulaşırsın.. gerçeğe ulaştığın anda ya varolanı yıkılmış yada bıraktığın gibi zarar görmemiş halde bulur daha sonra kendin bilincin yerinde olarak yaşamaya devam edersin gerçeğini.. en iyisi bıraktığın gibi bulmak galiba .. bunu herkese birkez daha gösterdiğin için teşekkür ederiz 🙂 iyiki varsın canım..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s