“Carpe diem”

Arkadaşlar ne içindir? Niye arkadaş edinir insan? Ne büyük ihtiyaç değil mi sosyalleşmek. Küçüklüğümüzden beri söylenir, öğretilir. İnsanların huyuna git, uyumlu ol, sevil, düşünceli ol… Peki belirleyen nedir kiminle arkadaş olacağımızı? Ortak ilgi alanları mı? Benzer aileler mi? Benzer ortamlar mı? Hangi bileşenler etkileşir de biz arkadaş oluruz… Daha da önemlisi, hangi etkenler sayesinde dost oluruz?

Birçok arkadaşı olabilir insanın, ama kaç tanesi kalır büyüdükçe? Kalanların içinden de kaç tanesinin yanında gerçekten çok huzurlu, mutlu, hesapsızca kendimiz olabiliriz?

Ben arkadaş edinmekte zorlananlardanımdır. Kolay kolay açılamam, perdelerimi hemen indiremem… Zaman alır bir insanı dünyama almam, benimsemem… Bu kadar aşamalı bir birliktelikten sonra da, ya o insan benim hayatımda kalmaz, uçar gider, ya da dostum olur. Yani, o ara etabı yakalamakta, onun keyfini sürmekte gecikirim hep. Ondan bu merakım…

Nasıl olur da insanlar az tanışsalar da, güvenmeye başlamamış olsalar da, otururlar, konuşurlar, dertleşirler ya da gülerler, keyif çatarlar? Ben gerilirim tanımadığım ortamlarda.

Bir tanıdığım zamanında, “Ben tanımadığım insanlarla yemeğe gitmem.” demişti. O zaman çok garip gelmişti söylediği… Ama yaş ilerledikçe hak verir oldum. İnsanlarla geçirdiğim zamanları doya doya, tereddütsüz, keyfin zirvesine vurarak geçirmek, yaşamak istiyorum. Bu kadar keyif alabilmemin tek yolu da samimi olmak ve yanında kendimi rahat hissetmek. Yani dostlarımla olmak…

Ama her insandan dost olmuyor tabii. Zamanla onlarda eleniyor ve iyice parmakla sayılacak kadar az insan kalıyor doğum günü partime çağıracak.

Bu da bir tercih tabii. Benden çok farklı yaşayan ve bu konuya benden çok farklı yaklaşan insanlar da var. Onlar bir yandaş, bir paylaşacak can olduğu sürece, yeni bile tanışmış olsalar, keyif alabiliyorlar anlarından.

Belki de öyle yapmak gerek… Daha çok geyik, daha az felsefe… Kim bilir… Belki de mutluluk gerçekten anı yaşamakta, kiminle, nerede, ne yaparken olursa olsun…

 Carpe diem...

Tüketici Toplumu

Bir ada olsa, ruhu yorulmuşlar bir süreliğine oraya sığınabilse… Hayat aslında bize küçükken anlatıldığı kadar basit değil. Öyle çok taş, öyle çok kaya çıkıyor ki insanın karşısına… Keyiften çok eziyete dönüşüyor yolda yürümek.

Ya rolünü kabullenip, kaptırıp gideceksin günlük işlere, ya da debelenip duracaksın hiçlik okyanusunda…

Başka seçenek var mı acaba? İnsan arada bir dursa, eğlense, düz bir mutluluk çizgisinde atsa kalbi, sonra yine karmaşanın içine girse, ve sakinliğin değerini anladığında, huzurlu bölgesine geri dönebilse… Çok mu şey istiyorum?

Ben dahil çevremdeki herkesin kendine göre dertleri var. Kedim bile yemeğinin saatli verilmesinden şikayetçi… Demek ki sadece biz insanlar değil, etrafımızdaki tüm canlılar yetinme yetisinden yoksun.

Elimizde ne varsa, tamam, iyi hoş diyoruz ama, sonrasında hep başka şeylere kayıyor aklımız. Ne garip…

Geçenlerde dertleşirken bir arkadaşım sormuştu: “Hiç mutlu insan yok mu?” diye… Yok galiba… Mutluluklar var elbette, mutlu anlar, mutlu günler, mutlu dakikalar. Ama genele bakıldığında herkes bir mutsuzluk bulutunun altına tıkılmış, dünyayı gri gözlüklerle görmeye başlamış…

Büyük dertler var aslında. Onları es geçemeyeceğim. Ölümler, kayıplar, boşanmalar, ayrılıklar, hasret, hastalık, vs… Ama ya onlarında olmadığı günlerde, haftalarda karnımıza saplanan kasılmalara, başımıza inen ağrılara ne demeli?

Bu kısır döngüden nasıl sıyrılacağız merak ediyorum.

Bir tüketici toplumu kavramını attılar orataya… Tüketip bitirmeye odakladılar hepimizi… Bizler de koyun misali, sürüklendik gittik bu firkin peşinden. İşin acı yanı, sadece malları, eşyaları değil, insanları, ilişkilerimizi, duygularımızı da hızlıca tüketir olduk…

Sonu nereye varacak bilemiyorum. Ama bir an evvel gözümüzü açsak iyi olacak…

Kızınca…

Hayat “beklenmedikler”le dolu… Kimi zaman mutluluk verici, kimi zamansa üzücü… En çok da sevdikleriyle arasına giren dikenler üzüyor insanı. Kavgalar, uyumsuzluklar, sarf edilen iğleneyici sözler… 

Neden insan kendine en yakın olanları en çok üzer? Neden sokaktaki satıcıya gösterdiği güler yüzü, en yakınındakinden esirger çoğu zaman? Bu kadar mı zor alttan almak? İlla altta kalanın canı çıkacak, eyvah, hemen üste çıkmalıyım mı demeli insan?

Keşke bir filtremiz olsa ve bir düğmeyle devreye girebilse. Hatta daha da iyisi, biz sinirlenince, nabzımızdan anlasa ve kendi kendine devreye girse de söylediklerimizin ucu sivri olanları karşı tarafa hiç geçmese.

İnsan bu… Vazgeçer mi? İlla savaşacak… Boşuna dememişler, söz gümüşse, sükut altındır diye… En zoru susmak. Çünkü susmanın altında yatan çok rahatsız edici anlamlar var. Susarsan eziksin, susarsan tepene çıkarlar, susarsan hakkını yedirmiş olursun, susarsan sesin çıkmaz olur, susarsan sınırlarını koruyamazsın…

Peki ya susmazsan? Bunu düşünsek bir dahaki kavga başlangıcında… Susmazsan can yakacaksın, susmazsan sonra çok pişman olacaksın, susmazsan araya buzlar girecek, susmazsan sinirleriniz iyice gerilecek, susmazsan kavga büyüyecek, susmazsan kalpler kırılacak…

Ama o kızgınlık anında herşeyi bir kenara iter insan. İmkansız görünür sakinleşmek. İnsanın bedeni titrer, kasları gerilir, gözleri nemlenir, başı ağrımaya başlar, şakakları zonklar, sinirden yerinde oturamaz olur ve garip, negatif bir enerji depolanıverir beynine… Ve bu enerjiyi bir şekilde boşaltması gerekir insanın. İşte benim sorum, bunu karşımızdakinden başka boşaltacak bir araç yok mu?

Yastık yumrukla, yastığa kafanı göm çığlık at, kafanı dağıt, hiç olmadı uyu, birini ara bağıra çağıra durumu anlat, yürüyüşe çık, spora git, yemeğe yumul, kafanı dağıtmak için kitap oku, televizyon seyret, duşa at kendini, camdan dışarıyı izle… Ama karşındakine bağırma… Hararetini onun kalbini kırarak dindirme. Çünkü bunun sonrası çok acı oluyor. İnsan öyle bir pişman oluyor ki yaptıklarına… Hiçbir özür onaramıyor “can kırıkları”nı… 

Boğaz yedi boğumdur demiş Çinliler… Siz siz olun, yedi kere yutkunun bağırmadan…

Dost

Hayatın kolayca çözülebilen bir denklemi olsa ne güzel olurdu. Keşke bilebilseydik kaç artı kaç eşittir arkadaşlık, aşk, mutlu evlilik, dostluk, keyif, huzur, mutluluk. Ne kadar kolaylaşırdı işimiz… 

Sonra bir de, bu denklemi bireyselleştirmemizi sağlayan bir sistem olsaydı. Herkesin kişisel özelliklerini bilgisayara girip, birbirleriyle denkleştirseydi insanları. Böylece hiç o ilk aşamaları kat etmeden, sınama yanılma yoluna başvurmadan, rahatça toplayabilirdik insanları etrafımıza.

Ne zor güvenmek… İnsan kendine bile güvenemezken, diğer insanlara nasıl güvenecek? Ve malesef insanlar bunu değiştirmek adına hiç bir adım atmıyorlar. Etrafımızda her gün dolandırılan, aldatılan, hiçe sayılan onca insan varken, nasıl bırakacağız kendimizi bir başkasının kollarına?

İşte yalnızlık da buradan çıkıyor zaten. Güvenmediğinden soyutluyor insan kendini, zamanla eliyor etrafındakileri ve yenilerini sokamıyor küçük, değerli dünyasına. Sonunda bir bakıyor, yapayalnız kalakalmış o küçük dünyanın orta yerinde. 

İnsanın ruhsal anlamda sağlıklı olabilmesi için, en azından, güvenebildiği bir kişinin bulunması gerekiyor hayatında. Hani yanında kendimiz gibi olabildiğimiz, kendimizi hiçbir kısıtlama altında bırakmadığımız insanlar vardır ya… İşte onlardan mutlaka bir adet edinmemiz gerekiyor. Aksi halde, insan gerçekten çok zorlanıyor hayatla baş ederken…

Benden söylemesi…

 Herşey göreceli... ;)

Yenilik

Hayattan kopmamak için yeni insanlarla tanışmak, yeni dünyalara adım atmak, yeni şeyler denemek gerek… Peki bizde bunu yapacak cesaret var mı?

Okul yıllarından başlar gruplaşmalar. İnsan, kendine benzeyen birilerini bulur ve onlarla sessiz bir anlaşma yapmışçasına beraber gezmeye, beraber yemeye, beraber bir yerlere gitmeye ve beraber hareket etmeye başlar. Zamanla yeni birileri zorda olsa eklenebilir bu gruba. Ama sonuç hep aynı… Birileri elenir, birileri eksilir ve kalan küçücük insan topluluğunun içinde, hep aynı sohbetleri yaparken bulur insan kendini.

İnsanın tanıdıklarının yanında tanımadıklarına da şans vermesi neden bu kadar zor? Neden ürker insan bilmediklerinden?

Oysa yenilik taze kandır. Tüm sistemini temizler insanın. Yeni ufuklara açar gözünü ve sürpriz anlar yaşatır.

Bir sonraki anımızı tahmin etmek iç rahatlatıcı olabilir ama sıkıcıdır da aynı zamanda. Bazen bilinmez birşeylerin içine dalmak keyif verir insana. Ama nedense çok zorlanırız yeni ortamlara girerken…

Belki de sevilme ve beğenilme arzumuzdan yaklaşmayız yeni insanlara. Sonuçta, grubumuzdaki insanlar artık bizi tanımıştır ve bunca seneyi birlikte geçirdiğimize göre, bizleri olduğumuz gibi kabul etmişlerdir. Neden riske atalım ki bunu? Sonuçta işin ucunda iyi bir sonuç olabileceği gibi, yüz kızartıcı ya da gurur kırıcı bir reddedilme de yaşanabilir.

Zaten risk almak zor gelir çoğu insana. Hep aynı dairenin etrafında dönmek daha kolaydır. Ama o zaman sıradanlaşır hayat. Hedeflere ulaşılır zamanla, mesafeler kat edilir, ve durduğu bir noktaya gelir insan. Ondan sonrası düzlüktür.

Gerçekten dümdüz bir çizgi olarak mı yaşamak istiyoruz hayatı? Bence bunu biraz sorgulamak gerek. Gri bir sayfa mı? Yoksa farklı renklerle farklı desenler karaladığımız bir anı defteri mi? Hangisine benzesin isteriz hayatımız?

İnsanları bunalıma çeken girdap…

Kendimi toplamam gerekiyor ama kaybolmuş durumdayım… Neredeyim, kiminleyim, ne yapıyorum, neden yapıyorum farkında değilim… Zamanın akışına hayret ederek dönüp duruyorum aynı boşlukta. Günlük işleri anlık zorlamalarla tamamlayıp, anında geri dönüyorum hulahupumun içine. Döndürdükçe başım da dönüyor aslında. Ama umursamıyorum. “En azından hissediyorum” diyorum. Hissizleşiyorum da çünkü aynı zamanda. Ne sevgim kalıyor, ne neşem, ne doyasıya yaşadığım gözyaşlarım.

Biri gelse beni çekip çıkarsa diyorum. Şarkılardan medet umuyorum. Aynı albümü saatlerce döndürüyorum belki bestelerine hayatı katmış insanlardan bir cevap alırım diye.

Olmuyor… Ne kadar çabalarsam çabalayayım, ne yaparsam yapayım kalkmıyor üzerimde outran fil. Öyle ağır ki… Canım yanıyor, kıpırdayamıyorum…

Yatıyorum yatağa ama uyuyabilene aşk olsun… 

İçimde öyle bir hiçlik dönüp duruyor ki… Anlatmaya nereden başlayacağımı şaşırıyorum. Sanki aynı hikayeleri sil baştan yaşayıp duruyorum ve artık öyle tanıdıklaşıyor ki hikayeler, hiçbirşey hissetmez oluyorum. Hiçbir anlamı kalmıyor yaptıklarımın.

Filmlere, dizilere, hayallerime başvuruyorum ama değişen bir şey olmuyor. Bir türlü farklılaşmıyor hayatım. Hep aynı şarkıyı besteleyip, yeni albüm çıkardığını sanan şarkıcılara benzetiyorum kendimi… Her kurduğum cümle bir öncekine benziyor. Korkunç bir kabusun ortasında, içinden çıkamadığım bir labirentte, süremin azaldığını bilip stres olmuşum gibi yaşıyorum hayatı.

Gözüm hep kapıda… Sanki birilerini bekliyorum. Gelen giden yok ama, her araba farında hopluyor yüreğim.

Dikkatsizleşiyorum ve sakarlaşıyorum zamanla.

Biri bir nokta koysa bu yazıya bitecek ama benden çıkmıyor o cesaret.

 

Böyle düşündüğünüz anlarda, tavsiyem, derin bir nefes alın ve sizi mutlu edenleri düşünün. Sonra da kendiniz için güzel bir şey yapın. Herkes zaman zaman böyle sürüklenir gri bulutların içine… Önemli olan zamanında kafanızı dışarıya çıkarıp, temiz hava almaktır!

Zaman zaman düşünürüm…

Bir gün, beklemediğin bir anda, çıkıp gelecek. Tanıyamayacaksın ilk başta. Şaşıracaksın belki de onu gördüğüne. Zaman öyle işlemiş olacak ki alnındaki çizgilere, sen bile onun değiştiğini idrak edeceksin. Herşey gibi, bu da geçti diyecek sana. Bir tebessümünde canlanacak geçmişin. Apayrı yönlere savrulduk ama yine karşılaştık bir noktada diyecek gözleri. Ve sen, anlayacaksın zamanın nankörlüğünü.

Ne gariptir değil mi yıllar sonra karşılaşmak? Bir zamanlar en canımız olan kişiyle, bambaşka bir yerde, bambaşka koşullarda merhabalaşmak? Nasıl şaşırırız? Nasıl hiç yoktan var ederiz onun aklından geçebilecek yorumları? Aslında ne basit bir andır o binlerce hisle karmaşıklaştırdığımız. Ve ne çabuk geçiverir…

Yine döneriz günlük koşuşturmacalara. Yeniden “hiç kimse” oluverir o “biri”. Ve biz, hiç birşey olmamışçasına devam ederiz hayata…

İnsan nasıl oluyorda zihninden silebiliyor hatırlamak istemediklerini? Nasıl bilinçli bir şekilde bilinçsizleştiriyor kendini?

Bazense takılıp kalıyor aklımız en olmadık şeylere. Öyle çok tekrarlıyoruz ki o senaryoyu aklımızda, hiç silinmemecesine kazınıyor hafızamıza… Hatta yeni detaylar ekleniyor hikayemize. İnsan beyni boşlukları doldurmaya çok meraklı. İlla eksik kalanı tamamlıyor.

Peki beynimizin üzerinde hiç mi hakimiyetimiz yok? Var tabi… Olmaz mı?! İnsan isterse kendini öyle güzel şartlandırabiliyor ki… Bazen yapmak istemediklerimizi yapmaya, bazen görmek istemediklerimizi unutmaya, ve çoğu zaman hissetmek istemediklerimizi silmeye…

Ne çok insan tanıdım. Canı yanmış, ama öyle böyle değil, çok yıpranmış… Tövbe etmiş sevmeye, sevilmeye, aşka… Küsmüş bir nevi…

Hiç kolay değil ama… Hayata sırtını dönmek, değer verdiklerini geride bırakmak ve donuklaşmak.

Bence çabalamak gerek. Canın acıdığında üstüne gitmek… Vazgeçmemek… Zor olsa da yeniden sevmek ve aşık olmak… Hele aşka hiç sırtını dönmemeli insan. Karşısına çıkan fırsatları değerlendirmeli…

Ne dersiniz?