Bu Gece

Dolunay… Ayın ihtişamı ve doğanın gücü karşısında devleşmiş egolarımızın kendilerinin farkına vardıkları bir dönemden geçiyoruz gibi hissediyorum. İnsanlık, ne olduğu ve ne olmadığı ile yüzleşiyor. Çok fazla söze gerek yok gibi gelse de, bir yandan bazı sözler öyle anlamlı, önemli ve iyileştirici geliyor ki. Sevgi gibi. Söyledikçe, yaşadıkça varlığı çoğalan, içi dolan, anlam kazanan kelimeler. Kendine nazik olmak gibi. Dünya kavrulurken, içine akseden yangına bir bardak dolusu şefkat serpmek gibi. Dehşet içinde izlediğin haberlerden, bu dönemi kendini sararak yaşamayı örnekleyen varlıkların canlı yayınlarına şahitlik etmeye geçtiğinde…

Bu aslında bir ana davet. Anda olandan başka hakikat olmadığına bir vurgu. Her anın pespembe olmadığına bir işaret. Ana davetin, anda kalmanın, zaten yaşamakta olduğun anın içinde olduğunu fark etmenin, bir koşulu olmadığına dair bir hatırlatma. An, içinde her ne barındırıyorsa, onu olduğu gibi fark etmek… Fark ederek nefes alıp vermek. Fark ederek yazmak ve konuşmak kelimeleri. Fark ederek geçirmek gününü. Kırılgan, somurtkan, kırgın, hassas, dişli, kavruk, başına buyruk, üstün körü parçalarımızın her birini tek tek, ve zamanla hepsini birlikte kucaklayarak yaşamak. Sanırım, ancak o vakit, belirsizlik diye tarif ettiğimiz ağırlığın hafiflediğine şahit olabiliyoruz. Aktif bir kabul halinde olduğumuzda… Sermek değil asla. Çabalamak. Yürütmek. Yürümek bu yolda. Daha iyi olsun diye gayret etmek. Ve bırakmak. Kalbinin bildiği o noktada inandığına devretmek. Anda olanı bilmek. Bilerek yaşamak. Belirsizliği bilmek. … Belirsizliği bilmek. … Belirsizliği bilemeyeceğini bilmek.

IMG_6188

Mindfulness Günlüğü’nden Bir Sayfa

Hep bir eksiklik duygusu. Ne tam olursa olsun, bitmek bilmeyen bir eksiklik… Bir yerde okumuştum, ihtiyacımız olmayan şeylere asla doyamayız diye. Bundan mı acaba? Hep eksik hissetme hali… Hayallerimiz gerçek olduğunda dahi neyin olmadığına odaklanma. Bilmeden, bildirmeden… Olanın keyfini hakkınca süremeden. Debelenmeye başlama. Devrik, öznesiz, fiilsiz … şekilsiz cümlelerin arasında sıkışmış gibi hissetme.

Bu günlük doğduğundan beri inişlerin, çıkışların … binbir geceye yayılmış masalsı hallerinden geçti kalbim. Bugün şunu söyleyebiliyorum: Her günüm şu ana kadarki ömrümün en güzel günü. Bunu söyleyecek rahatlıktaki kalbime, nasıl oluyor da eksik hissettirebiliyor sevgili zihnim? Acaba bu eksiklik hissi aslında bir düşünce mi? His zannettiğim, his kadar yoğun ve kuvvetli bir biçimde kendini hissettirebilen bir düşünce… ‘Hmmm…’ diyor belki de zihnim, ‘Bakalım ne eksik? Evet, buldum! Şimdi oraya odaklanalım! O kadar odaklanalım ki, saralım Şeyma’nın dört bir yanını! Hmmm… Ve evet, bizden ibaret sansın her şeyi…’ Mesela… Böyle mi acaba sevgili zihnimin monologları?

Peki, mindfulness ne diyor bu noktada? Ne yapmalıyım şimdi?

Önce bir nefesimi hatırlayayım. Olağan halinde nefesim şu an ne vaziyette? Derin değil, fark ediyorum; neredeyse almayayım diye ayak diretiyor. ‘Neden ki?’ sorusu zihnime teğet geçiyor. Nedenine odaklanacakken, kendimi yazdığım yazıya geri çekiyorum. Kollarımın alt kısmı yazı yazarken masaya sürtmekten acımış meğer, bir an onu fark ediveriyorum. Pozisyon değiştiriyorum. Bu sefer odağım yazıdan kayıyor. Geri dönmeye çalışıyorum, nefesi yine unutuyorum…….

Bilmem tarif edebildim mi? Karışıyor, karmaşıklaşıyor… Anlamaya çalıştıkça daha da zorlaşıyor gibi geliyor.

Derin bir nefes. Bu defa nefesimi bilinçli olarak derinleştiriyorum. Derinleştirmek beni sakinleştiriyor. Bir an… duruyorum …. Gözlerimi kapıyorum. Kalbim atıyor. Nefes aldıkça göğüs kafesim inip çıkıyor. Ellerim yazmaya devam etmek istiyor. İçimden fırlayan kelimeleri zamanlıca aktarma arzusu geçiyor… Gülümsediğimi fark ediyorum, istemsizce. Dindikçe, yüz kaslarım da kendilerini bırakıyorlar. Alnım açılıyor. ‘Bir an…’ diye geçiyor bu defa içimden, ‘girdapta gibi hissettim kendimi…’ Neyse ki buluyorum bir fener. Adına şimdilik mindfulness (bilinçli farkındalık) pratiği diyorum. Biliyorum, evriliyor. Biliyorum, her gün yeniden şekilleniyor. Biliyorum, rengi her dem değişiyor.

e2f30375-4228-436d-8299-71bba6d8adae

Mindfulness-Temelli Sanat Terapisi Haftasonu

Merhaba,

Soranlarınız ve tüm ilgilenenler için Eylül ayında yeniden açılacak olan Mindfulness-Temelli Sanat Terapisi haftasonunun duyurusunu paylaşmak istedim.

Mindfulness-Temelli Sanat Terapisi Yaşantı Grubu Güz Programı

7-8 Eylül 2019, Cumartesi-Pazar, 10:30-16:30

Mekan: İstanbul Sanatla Yaşam, Nişantaşı, www.istanbulsanatlayasam.org 

İçerik:

Mindfulness (bilinçli farkındalık) kavramını, Doğu felsefinden esinlenerek Batı toplumlarının yaşamına taşıyan Jon Kabat-Zinn, mindful (bilinçle farkında) olma halini, yargısızca, anda, bilinçli ve belirli bir biçimde odaklanma şeklinde tanımlar (Kabat-Zinn, 1994). Budist öğretilerde mindfulness, kişinin kendini anda olmaya adaması olarak betimlenir (Epstein, 2008). Bu hal, her an farkında olmayı, hatta farkında olunduğunun da farkında olmayı beraberinde getirir. Psikoloji alanında yapılan araştırmalar, günlük mindfulness uygulamaları yapmanın yaşam kalitesini arttırdığını (Cheng, 2015), ve kişiyi kısır döngüsel iç konuşmalardan ve ataletten çıkmaya teşvik ettiğini göstermektedir (Leary & Tate, 2007).

Mindfulness pratiğine eşlik eden ve derinleştirmeyi sağlayan etkenlerden biri, kişinin yaratıcılığı ile olan ilişkisini geliştirmesidir. Yaratıcı süreçte hayata yaklaşımını, duygusal durumunu ve zihin akışını gözlemlemek, kişinin farkındalığını arttırır. Sanat terapisi, kişiyi yaratıcı sürece davet ederek, sözel ifadenin ötesinde bir gözlem imkânı sağlar. Yaratım, mindfulness yaklaşımı ile birleştirildiğinde, yaşam tarzına dönüşebilecek ya da hayatın akışı içerisine taşınabilecek farkındalık temelli becerilerin gelişeceği alanı sunar. Özellikle, farklı sanat malzemeleri (kolaj, boya çeşitleri, doğal malzeme, çeşitli kağıtlar, üç boyutlu nesneler, vb.) kullanarak, kişinin içsel algısını dışa vurması ve var olanla sanatın sağladığı platformda buluşması farkındalık oluşumunu destekler. Böylelikle mindfulness pratiği, yaratıcılığın desteği ile deneyimlenir (Rappaport & Kalmanowitz, 2014).

Mindfulness-temelli sanat terapisi yaşantı grubunun amacı, katılımcıların yaratıcı sürece girecekleri alanı yaratmak ve bu süreçte çalışmak istedikleri konulara dair farkındalık oluşturmalarını desteklemektir. Katılımcılara, oluşan farkındalıklarını mindful bir yaklaşım ile ele almalarını kolaylaştıracak bir ortam sunulur. Yaşantı grubu içerisinde meditatif mindfulness pratiğinin yanı sıra, bedensel farkındalık ve yaratıcı süreçle temas üzerinde durulur. Katılımcılar, bu grup içerisinde edinecekleri veya derinleştirecekleri mindfulness pratiklerini ve yaratıcı parçaları ile temaslarını günlük hayatlarına taşıma konusunda yüreklendirilirler.

Mindfulness-temelli sanat terapisi yaşantı grubu, iki günlük (7-8 Eylül 2019, Cumartesi-Pazar, 10:30-16:30) bir çalışma olarak sunulmaktadır. Grup, 18 yaş üzeri, yaratıcı tarafı ile temasa geçmek isteyen, mindfulness pratiğinin ne olduğunu öğrenmeyi veya devam eden pratiğini derinleştirmeyi dileyen tüm katılımcılara açıktır. Grubun kolaylaştırıcısı Uzman Psikolog Şeyma Çavuşoğlu’dur. Grup katılım ücreti 800 TL + KDV’dir. Kayıt için İstanbul Sanatla Yaşam ile iletişime geçebilirsiniz.

Grup katılımından önce okunması önerilen kaynaklar:

  • Amado, S. (2017). Ruhuna pansuman: Kendi duygusal ilkyardım çantanı tasarla. İstanbul, Türkiye: Ceres Yayınları.
  • Atalay, Z. (2018). Mindfulness: Şimdi ve burada bilinçli farkındalık. İstanbul, Türkiye: Psikonet Yayınları.
  • Cameron, J. (1992, 2002). Sanatçının yolu. İstanbul, Türkiye: Butik Yayıncılık.
  • Coelho, P. (2010). Simyacı. İstanbul, Türkiye: Can Yayınları.
  • Kabat-Zinn, J. (1994) Neredeysen orada ol: Şimdide kalmanın yolları. İstanbul, Türkiye: Kuraldışı Yayıncılık.
  • Thoreau, H. D. (2014). İstanbul, Türkiye: Zeplin Kitap.

Şeyma Çavuşoğlu Hakkında:

Seyma Mandala 2019

Şeyma, Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ni bitirdikten sonra, Koç Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’nden Psikoloji lisans derecesini almıştır. Ardından, La Salle Ünivesitesi’nde (Philadelphia, ABD) Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans derecesini (M.A.) tamamlamıştır. Halen Lesley Üniversitesi’nde (Cambridge, ABD) Yaratıcı Sanat Terapileri alanında doktora programına devam etmektedir; tez aşamasındadır (Tez konusu: Sanat ile ifade edilen equanimity (eşgörü) deneyimi). Meslek hayatına 2007 yılında, sanat terapisi ile ilk tanıştığı Pennsylvania eyaletindeki Central Montgomery Mental Health / Mental Retardation Center’da grup ve bireysel psikoterapi çalışmaları ile başlamıştır. Bu dönem zarfında pek çok sertifika programına devam etmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir: Theraplay Oyun Terapisi ve Marschak Etkileşim Metodu sertifika programı (2012-2018); Mindfulness-Temelli Stres Azaltma Programı (Nisan-Haziran 2018); Mindfulness-Temelli Kum Terapisi Programı (Ekim 2015-Mayıs 2016); Euroasian Gestalt Eğitim Programı (Aralık 2012-Haziran 2013); Travma Odaklı Sanat Terapisi Eğitimi (2012); Hızlandırılmış Deneyimsel Dinamik Psikoterapi (Ocak-Haziran 2008); Philadelphia College of Osteopathic Medicine bünyesinde Arthur Freeman ile Kognitif Terapi Sertifikası (Eylül 2007-Haziran 2008); Beck Institute bünyesinde Kognitif Terapi Sertifikası (2008). Şeyma, Theraplay Oyun Terapisi kitaplarının çevirmen ve editörleri arasında yer almıştır; 2009’dan beri kaleme aldığı bir blogu (www.seymacavusoglu.com) ve bir şiir kitabı bulunmaktadır (Dışarıda/Out, 2018, Gün Yayıncılık).

 

Yeni Kitap

Yeni bir başlangıçtır her dönemeç… Eksilenler ve eklenenler eş gider hayatta. İşte hayatımın bu dönüm noktasında da eksilen anılar bir kitap olarak eklendiler hayatıma. Minnettarım! Yanımda olan, fiziksel ve manevi elimi tutan tüm varlıklara… sonsuz teşekkürler! Kitabımın adı ‘Dışarıda/Out’. Hem Türkçe, hem İngilizce şiirler, Gün Yayıncılık ile birlikte, sizinle buluşmak için hazırlandılar! Edinmek isteyenler, internet üzerinden satışa çıktığını da bu vesileyle buradan duyurmuş olayım.

Sevgiyle, huzurda kalmanız dileğiyle.

Seyma book photo

İzin

Yeni bir sene geldi, değil mi? Geldi ve ilk dolunayını bile yaşattı… Gelenlerin yanında gidenler de oldu elbette. Her zamanki gibi, ve bir o kadar da her zamankinden farklı. Acının ve tatlının sadece damakta bir esinti olduğunu öğretir gibi. Dostun da, düşmanın da hayatındaki bir varlık olduğuna tanıklık eder gibi. Gitmeden, adım atmadan, o yörenin kokusu burnuna çalınmadan, tam olarak anlayamayacağını bilmek gibi. Anladığının bir de idrak süzgecinden geçmesinin zaman aldığını bilmek gibi. Beklemek gibi. Sakin, çoğunlukla sessiz, soruldukça yanıtlayan, bilmediğinin daha da ayrımında olan bir ses gibi. Ben gibi. Sen gibi. Acıların bizi yakın kıldığı ve bir oluşumuzu gün yüzüne çıkardığı gibi. Sevgili dostlar, hayaller ve gerçekler diye ayırmadan yaşanabilir mi hayat? Olan olduğunca hayırdır, kalp bunu bilir, peki zihin kalpten var olmamıza izin verir mi? Belki iznin zihinden gelmediğinin idrakidir sırrımız. O izin aslında benden, senden, bizden gelir. Ve kalp her zaman bilir. Yeter ki kalpte durabilelim…

d8b648b6-7dd8-4def-94e2-ff0e0b5f56b5

Memnun

İçimdeki memnuniyetsizlik geniyle nasıl baş etsem bilemedim. İki ileri, bir geri ritmine alışmışken, birdenbire gerisin geri bu yağmur bulutunun altında nasıl buldum kendimi? Devrik cümleme selam olsun! Biliyorum, her şey eskisi gibi değil. Hissediyorum, daha çabuk sıyrılıyorum yağmurun ıslaklığından. Farkındayım, bir seviyede biliyorum aslında mutluluğun dışsal etkenlerden bağımsız olduğunu.

Şifa… Kalbin dinginliğidir. Aşk… Huzurun içinde yok olmaktır. Ve sevgi, her an, her şeyin içindedir. Her nefeste solur, soluduğunu fark etmez ama onunla yaşamına devam edersin. Oksijenimsidir. Mesela bitkiler sevgi üretir. Ağaca sarılırsın, ciğerlerine oksijen dolar. Seversin sevildikçe, çünkü samimiyetle sevmeyi öğrenirsin masumca sevenlerden.

İnsan her an gelişebilen bir varlık. Neticede her yaşadığımız da bu gelişmeye katkı sağlasın diye var. Harika, öyleyse… NE-DEN bu memnuniyetsizlik?

Geriye tek bir soru kalıyor: Kabul edebiliyor musun? Kendini etkisiz eleman gibi hissetmeden, her yaşadığını olduğu gibi kabul edebiliyor musun? Vereceğin cevabı senin duyman kâfi. Benim ya da bir başkasının duymasına veya onaylamasına asla ihtiyacın yok. O yüzden samimiyetle yanıtla kendine. Kabul edebiliyor musun?

Bir dostum öğretmişti, bir rivayete göre cennet kapısının önünde Rıdvan meleği dururmuş; Rıdvan rıza kelimesi ile aynı kökten geliyor, razı gelmek, razı olmak… Cehennemin kapısında kim var, biliyor musun? Malik meleği… Kelime kökü, mal, mülk… Sahip olmak… Daha çok, benim, hepsi benim olsun… İşte dünya tuzakları böyle kuruluyor. Cennet de cehennem de bu dünyada diyenler, buradan yola çıkarak konuşuyorlar sanırım. Kalbin razı ise kendinden, cennettesin bu dünyada. Zihnin daha çoğu için hırslandıkça, cehennemden farksız hayatın. Ve sonuç, memnuniyetsizlik…

Sordum ya, neden bu memnuniyetsizlik? İşte kendime cevabım: Hiçbir şey yetmediğinden, zihnim durmadan her anın içine daha ne katabileceğimi tasarladığından, bitmek bilmeyen bir tüketim zinciri içinde döndüğümden… Kendime sesleniyorum, duyuramıyorum: Bırak artık debelenmeyi ve böylece aksın rızanın zarif ziyafeti… Nam-ı diğer, memnuniyet. Çünkü çabalamayı elden bırakmayacak bir dengede razı geliyorsam KENDİMDEN, razıyım her varlıktan, dünyadan, şarttan… Ve sıkı dur kalbim, MEM-NU-NUM! Memnun kelimesinin köküne git… Mamnun yani minnet; bir adım ilerisi minna yani ihsan, lütuf. Lütuf demek, önem verilen birinden gelen güzellik (TDK Büyük Türkçe Sözlük). Sonuç, bence memnuniyet, kendine değer veren, güzellikle özüne, doğasına yakın duran insanın hali.

IMG_4295

Madem ki…

Çok istedim, elim hep geri gitti. Zor bir dönemdi, zor bir yargıydı… Ve aşk kazandı. Birçok insanın gözünün dolduğu, kalp sızlatan anlar yaşandı. Sonunda yaşamla, doğayla, varlıkla olan sevgi halim büyüdü, irileşti, kocaman oldu, kapladı gönlümü. Artık başka hiçbir şeyin titreşimimi eş değerde etkileyemediği bir hale girdim. Bu da mutluluk, biraz huzur, biraz da aşk işte. Madem ki açık konuşmaya niyet ettik, yazılan her şey kalpten çıksın, kelimeler aksın merak edenin, soran araştıranın, bulmak isteyenin yoluna birer inci olarak düşsün.

Karmaşık senin cümlelerin, dediler. Kime yazıldı bu şiirler, diye inlediler. Sanırım her yazanın rastlaştığı bir tutam cümleden ibaretti bu yaşananlar. İyi ki de yaşandılar. Güçlendirdiler. Şimdi biliyorum, yazmadan durmak istemiyorum. Yazmadığım günlerde kelimelerin hasretiyle yanıp tutuştuğuma şahidim. Uzun cümleler, kısa kelimeler, birbirinin ardına saklanmış tümceler, bin bir çeşit harf… Hepsi biricik, hepsi tılsımlı.

Şimdi geri geldim. Yazdıklarım burada dursun, istediğinde okursun. Ama dursunlar. Dünyada her şeye ve her canlıya yer olduğu gibi, benden gelen kelimelere, harflere de yer var. Elbette. Bunu anlamam birkaç yıl sürdü. Olsun. Anladım. Bak artık kısa cümleler de kuruyorum.

Biliyor musun, ne öğrendim? Herkesi mutlu edemiyorsun. Hatta kimseyi mutlu etmek senin yükümlülüğün değil. Denersin, mutlu olsun diye adım atarsın, seversin, sevdiğini dağlara taşlara yazarsın, gözünün içine bakar, ihtiyaç duyduğunda sırtını sıvazlarsın, o ayrı. Ama sen sadece kendinden mesulsün. Sonra da dünyanın geri kalanından. Karışık değil mi? Nasıl netleştirsem? Bağlısın, sen ‘biz’ diyebileceğimiz bir bütünün parçasısın. Attığın her taş, bu bütünde bir titreşim, yankı, dalgalanma etkisi yaratıyor. Bu yüzden çok önemlisin. Kendini iyi etmeli, ruhuna iyi bakmalısın. –Meli, -malı desem de, anla işte. Sen değerlisin. Çok değerlisin. Bu değeri sen bilebilir, sen sahiplenebilirsin. Başka hiçbir canlı senin adına senin değerini biçemez. O yüzden mutluluğuna da, sevincine de, hüznüne de karar verecek olan sensin. Lütfen bunu bir düşün. Değdiğini zamanla sen de göreceksin.

Bencilce düşünme ama olur mu, daha sevgi dolu bir yerden bak bu duruma. Başkalarına değer ver; kendi değerini de sahiplenerek…

Bir dahaki buluşmaya dek, ruhuna iyi bak.

Sabırla, Azimle, Aşkla…

İçimden akıp giden inanılmaz bir aşk taşıyor. Yıllardır tutsak etmişim duygularımı içime. Yaşıyorum sanırken, her gün yeni bir şeyleri kilitlemişim parmaklıkların ardına. Upuzun bir kule yapmışım. Rapunzel’i okumuşum ya, duygularımın saç salmalarına bile izin vermemişim. Oysa duygu dediğin, özgürce, hele korkusuzca yaşanınca, nasıl da dopdolu bir şeymiş. Anlatması bile zor inan. Anlatmak belki de mümkün değil yaşamamış olana. Ama anla işte. Yazının ritmini hisset damarlarında. Nasıl hoplatıyor içini her kelimenin zihnine dokunması. Öyle düşün. Her harf bir dokunuş olsa, ne çok uyarıldın bu geçen upuzun cümlede. İşte tam da böyle bir şey yaşamak. Her an, her dokunuşta, her serzenişte, her temasta kendini bulmak. Yeniden, yeniliklerden kaçmadan, her kapıdan gireni olduğu gibi kucaklayarak… Aman tanrım! Nerelerden uçurmak o uçurtmayı, bilmediğin bin bir rüzgara eşlik etmek yemyeşil çayırlarda, kumlara basıp ayaklarından akan elektriği bırakmak okyanusun yerle bir eden dalgalarına, güç bulmak kahkahanda, özgürce dinlemek en sevdiğin şarkıları…

İşte ben böyle gecelerdeyim bu aralar. Her şey saniyelik dokunuşlarda değişiyor, ama temel hep aynı. Mutluluk değil bunun ortak paydası. Ne biliyor musun? Emin olma hali… O nasıl bir halse? Bilmek işte; ‘yaparım’ demek, ‘hallederiz’ diyebilmek; daha da ötesinde ‘halledemesek de, düşsek de kalkarız’ diyebilmek. Bilmek ucunda ölüm de olsa, ölmenin de doğal olduğunu.

Bu noktaya kolay gelmiyor elbet insan. Bunun yolu da sevdiceğim insanlardan, yaratılmış o güzel canlardan geçiyor. Kendini bilen, özüne sahip çıkan insanlardan öyle çok şey öğrendim ki… Canları sağ olsun. Dünyayı onlar kurtaracak bence. Bu kadar karanlığın, acının, sızının, umutsuzluğun tutsağı olan deneyim ve ilişki varken, saflık uzak gelebiliyor insan bilincine. Oysa o kadar yakınımızdaki o çocuksu tavırlar. Serbest bırakılmış tek bir kahkahaya bakıyor… Bulaşıveriyor anında. Bir de keyifli, kıpır kıpır bir parça çalıyorsa… Başla hafif hafif kafa sallamaya, bırak oynasın ayağın senden bağımsız… Her şeyi, hatta hiçbir şeyi kontrol edemezsin bu dünyada. İlikleme artık önünü, kalk ayağa dans et içinden geldiği gibi. Kendin ol. Hiçbir eleştiri, hiçbir bakış, hiçbir zorunluluk senin sen olmandan kıymetli değil ki; çünkü bu dünya ancak sen ve ben ve herkes kendi oldukça aydınlanıyor. Unutma, hiçbir karanlık azıcık aydınlığa dayanamaz. Bir yaksan ucundan, gerisi gelecek. Seni korkutan, geride tutan ne varsa; o atlayışı zorda kalınca yapandan dinle; atla, gitsin!

Sen inandığın her şeyi yapabilirsin! Biz inandığımız her şeyi var edebiliriz. Sabırla, azimle, aşkla…

Kalp ritmi

Kelimeler Az Kaldığında…

Sana giden bu yolda beni geride tutan şey ne? Yüreğim güldür güldür akmak isterken, beni durduran ne?

Nasıl yandığımı görüyor musun? Hissediyor musun? Ölmek gibi senin yolunda yanmak… Anlamadan döne döne dolanmak bu sevdada… Bu sokakları arşınlamak bilmeden, bilmeye gerek duymadan.

Senin yolunda yanmak aşık olmak gibi. İsteyerek bilerek acıtmasına izin vermek. Senin yolun sevdiğim, benim yolum bundan böyle…

Dalgaya karsi

Kalbim Kalbindir, Kalbin Kalbimdir

Ne kadar yalnız kalmışız bu yaşamda… Vermek cepte sayılmış çoğu zaman da, almak hiç konuşulmaz olmuş.  Alamadığında gerçekten verebilir mi insan? En sık yaptığım şeylerden biri sevmek olmuşken, sevilmeye hayatımda hiç yer kalmamış. O yüzden beni sevmeye çalışanlar çıksa da karşıma, sevecek birini bulamamışlar karşılarında. ‘‘Kimse beni sevmiyor,’’ diye ağlar olmuşum zamanla.

Aslında aşkı saklayan gözlere hiç gerçeğimle dönüp bakmayı becerememişim. Bilememişim işte… Nasıldır sevilmek? Sevgiyi hep karıştırmışım kıskanmakla, acı çektirmekle, acımakla, yemeden içmeden kesilmekle, tek olmakla… Aslında sevgi akışkanmış ve de zamansız… Günü, gecesi yokmuş sevginin. Ben sevgiyi hep gecelere sıkıştırmışım; koskoca gündüzleri hiçe sayarak zoraki nefeslerle yaşamışım…

Bir dost çıkmış karşıma. Tepeden tırnağa gündüzmüş. Onun gözlerinde ilk kez görmüşüm güneşin parlaklığını ve onun cesaretiyle keşfetmişim güneşe bakmanın yolunun yalnızca bir gözlük takmaktan geçtiğini…

Yalnızmış o bu yolda. Yanına almamış beni… Öğrettikleriyle öğrenmişim sevgiyi, sonra arkasından bakakalmışım. Uzaklaşırken onun dökemediği ne kadar yaş varsa gözlerimden süzülüvermiş. Akıttığım her gözyaşı o olmuş, silememişim… Yanaklarımdan inen her damla, sevgiye benzemiş. Akmış gitmiş.

Sonra bir gün zamansızlıkla tanışmış yüreğim. Teslimiyeti tatmışım o dostun kollarında. Bir an için başımı omzuna salıvermişim. O an sevginin zamansızlığı çalmış kapımı. Bugün sevilen yarın unutulmazmış ki… Meğer sevmek tam yapılan bir şeymiş. Bir kere sevdin mi derinlerden, o ağaç kök salarmış ömrüne… Bir defa buluştu mu o gözler, sığ bakmak merdiven altına saklanırmış.

Gerçek sevgi binip gemilere gidenlerin ardından söylenen ağıtlarda yankılanırmış. Yürekler yer değiştirirmiş meğer. Senin yüreğin bende atar, benimki senin can evine yerleşirmiş. Gözlerden akan her damla korurmuş o yüreği kırgınlıklardan. Güven varmış gerçek sevgide, şefkat, anlayış, pırıltı, huzur ve bereket. Çoğalırmış sevgi paylaştıkça…

Şaştım kaldım bu işe…

Seni bu kadar sevebileceğimi ve senden mütevellit kendime doymamacasına bakabileceğimi bilseydim evvelden; çok daha erken başlardı bu masal… Ama o zaman zamansız olmazdı, değil mi? Zamansızlıktan baktığında belki de benim bildiğimden de erken başladı her şey. Hiç bitmemecesine…

Bir kelime söylesene bana bizi anlatan.

Agac