Ben her mevsim…

Her mevsimi farklı yaşamak ister insan. Bir de her mevsimde, o mevsime ait güzellikleri tatmak… Kış gelir, kar bekler; bahar gelir, açan çiçekleri gözler; yaz gelir, deniz tatili ister; sonbaharda ise bunaltıcı sıcakların geçmiş olmasına sevinir.

İnsan hep elindekini yaşar ama elinde olmayanı yaşamak istediğini zanneder. Oysa burnunun ucundakini bulmak sanıldığından kolaydır bu hayatta. İnsan bakmak isterse elbet görür önündekini.

Ama yapılan ve yapılmak istenen arasındaki bu mesafe her konuda vardır. Bundandır bir tatildeyken, bir sonraki tatilin planlanması…

İnsan, ne zaman sadece durup bakabilirse içinde olduğu ana, o zaman gerçekten anlar var olduğunu.

Umarım, istemek gerçekten başarmanın yarısıdır. Çünkü ben, tam şu an, dokunduğum, tattığım, gördüğüm, kokusunu aldığım, duyduğum ve kalbimde hissettiğim ne varsa yaşamak istiyorum.

Keşke, baharın havası yansısa yüzüme ve ben başarmak istediklerime doğru bir adım atabilsem her gün…

Aslında, attığım adımlar bebek adımları ise bunu kabullenebilsem.

Bir yanım, geleceğime doğru ilerlediğimi teyit ederken, diğer yanım tempomun yavaşlığından şikayetçi. Oysa önemli olan ilerliyor olmam değil mi? Üstelik temkinli, yavaş ve emin atılan adımlar, tereddütsüz, tepetaklak atılacak olanlardan daha sağlam olmaz mı? Bence olur. Her konuda değil ama bazı konularda olur… Bu seçimde bana ait olmalı zaten. Hangi konuda, hangi hızda adım atacağıma ben karar vermeliyim.

İnsan, kendi kararı olduğunda daha kolay yaşıyor içinden geçtiği anı… Ve iyisiyle, kötüsüyle sorumluluğunu alabildiğin bir hayat, tamamen sana ait oluyor. O hayatla neler yapabileceğini düşünsene…

Kardan Sonra…

Bir soru var aklımda. Çözemediğim, anlayamadığım, neden sorup durduğumu bile bilmediğim. Cevabı olsaydı soru olmazdı elbet… Ama inat bu ya, arıyorum bulamadığımı. Aslında insanı anlamak istediğim. Karşıma çıkan onca örnekten öğrendiklerimi bir araya getirmek ve belki de kendimi anlamanın bir yolunu bulmak uğraşındayım.

Bugün birine dedim ki, ya canavarlar var hayatta ya da bebekler. Peki ben hangisi olacağım? Korkulan bir yaratık mı, ezip geçilen bir masum mu? “İki seçeneğimiz var yani sadece?” dedi karşımdaki haklı olarak. O gülümseyince anladım iki uç arasında sürüklendiğimi.

Hep bir yerlere oturtmaya çabalıyorum insanları. Kendim dahil herkese bir rol vermezsem rahat uykuya dalamıyorum. Bu yüklenmiş rollerin sıkıntısı şu ki, illa bir ezen oluyor, haksızlık yapan, kuralları çiğneyen, acıması olmayan. Ve tabi bir de ezilen oluyor karşısında, merhameti hak eden ama bir türlü bulamayan.

İmkansızlıklar, ulaşılamayanlar, anlaşılamayanlar ne çok çekiyor beni. Kurcalayıp duruyorum. Sonunda da ya canavar çıkıyor içimden ya da bebek gibi ağlıyorum. Oysa arası olmalı gerçekten. Hatta ikisine de benzemeyen yepyeni bir bileşim. Adı ben olan. Bugüne dek tam anlamıyla tanışma fırsatı bulamadığım ama uzun zamandır iştahla aradığım.

Eskilere göz atıyorum, yenileri arıyorum, kitapları karıştırıyorum, bulguları inceliyorum, hatta yogada iç sesimi duymaya çalışıyorum. Ama hiçbiri kendime duyduğum sevgi kadar heyecanlandırmıyor beni. Aramakla olmuyor anladığım, sadece geleni geldiği gibi kabul etmek gerekiyor. Sonra da hissetmeye açık olmak. Hani o taşların altına bıraktığım duygular var ya, işte onları içeri davet etmek… Ve inanmak. Karın eriyeceğine, toprağın yeniden ortaya çıkağına ve sıfırdan işe koyulacağına…

Bulut, Güneş ve Kar Üçlüsü

Mutluluğumu kaybettim… Bu dağınıklıkta, ne zaman, nereye koymuştum, unuttum. Böyle hissederim hep hava bulutlandığında. Sonra güneş çıkar, yüzüm gülümser yeniden. Bir bakarım kar toplamış güneş. Elinde bembeyaz bir küme, saçıyor bana doğru hırçınca. Hava soğur sonra. Bir ürperirim, bir keyiflenirim, çünkü her ürperti içinde olduğum anı hatırlatır bana.

Kolayca kopup gidemediğimden midir nedir, bırakamam geçmişin peşini. Her kar tanesiyle, eski günlerin canlanışını izlerim hayalimde. Ufka çeviririm gözlerimi, boş bir alan ararım. Sonra gizlice saklarım hislerimi o alanda bulduğum kayaların altına. Bir bir toplamak üzere gelecekte, emanet ederim zamana yaşadıklarımı…

Hisler kayboldukça, basitleşir içinde olduğum an. Sanki her dakika, her saat, her gün bir diğerine benzer. Anlam veremediğimi zannederim bu farklılaşamamaya. Oysa, içimde, derinlerde bilirim bunun yolda bıraktığım duygularımın eksikliğinden olduğunu.

Kendini keşfetmenin, boynumuzun borcu olduğunu söylüyor Elif Şafak. Haklı. Ama ne borç… Yoruluyor insan. Dönemsel duygusuzluklarla dinlenmek istiyor. Ama sonunda gelinen nokta hep aynı. Bir kere keşfin tadına vardı mı insan, asla vazgeçemiyor bu hazdan. Açılan yaralarını elleriyle sarıyor, haritasını bulamadığı yöreleri karış karış sabırla keşfediyor ve anlıyor zamanla neyi, neden, nasıl yaptığını… İşte o an boşlukta asılı kalmış birkaç soru işareti daha cümlesiyle tanışıyor. Ve insan özgürlüğe bir milim hatta bir santim daha yaklaştığını hissediyor.

Belki diyor, yapmak istediklerime doğru yol alabilirim artık. Beni ilerlemekten alıkoyan geçmişe takılı kalmış iplerimden birini daha koparabildiysem şu an, bir adım daha yakınım olduğum yere. Anı yaşamak arzusuyla tasarlanan her güzel oyunun sonunda olduğu gibi, bulutların geçmesiyle güneşi selamlıyor insan ve başlıyor toplamaya kar tanelerini.

Ben, Kendim ve Kedim III

İnsanlara, insanlığa, insan olmaya dair hikayeler var aklımda… Tuttuğum hesaplar, boş verdiğim borçlar, yüreklendirdiğim dostlar ve teşviklerim var. . Sonradan haber aldıklarım, olmadan tahmin ettiklerim ve yaşarken tadına varamadıklarım var… Sevgisiyle beslendiğim, derdiyle kahrolduğum, hayatıma hayat katanlarım var… Bir de ben varım. İşin içinde, oluru olduğunca, hayatın bir köşesinde…

Ne çok zaman geçirdim düşünerek. Ne çok çaba sarf ettim emekleyerek. Bir gün koşabileceğimden emin olamadan, ne çok emek verdim attığım adımlara…

İnsan olmayacak korkusuyla donduruyor kendini… Oysa olacağına dair umuttur yaşatan hayat enerjisini. Olmadığında yıkılmak ne kadar acıysa, o denli keyiflidir yeniden kalkıp, yeniden denemek, belki de bambaşka bir yol keşfetmek…

Bir gün cevabına çok uzak olduğun bir bulmaca çıkarsa karşına, ilk matematik problemini çözdüğün günü getir aklına… Gördüğün ilk toplama, büyük olasılıkla çok şaşırtmıştı seni. Zamanla alıştın toplamanın mantığına, hakim oldun sayıların birbiri ardına eklenişine ve keşfettin pratikle daha bir çözünür hale geldiğini benzer problemlerin…

Hayatta böyle bir şey işte. İnsan deneyimle yoğruluyor, yumuşuyor ve şekil alıyor…

İpin ucunu bırakmadan devam etmek gerekiyor.

Belki de yaşına yaş kattıkça anlıyor insan hayatı yaşamanın nasıl bir şey olduğunu. Cesareti kırıldıkça, toplamayı öğreniyor bölünen parçalarını. Eksildikçe çoğalıyor anı sandığına sakladığı birikmişleri… Ve her geçen gün yeniden, bıkmadan, vazgeçmeden doğuyor güneş. İnsan gördükçe öğreniyor anlamsızlığındaki amacı ve aklına geliyor neler yapabileceği.

Kendini bırakırsan bu terk edilmişliğe, kayboluyorsun… Ama olur da seçersen pes etmemeyi, ufacık bir hediye bırakıyor hayat kapına her yeni yılda…

Belki ben de daha önce keşfetmediğim bir sahilde bulurum kendimi bu yıl yaşanacak gel-gitler sonrasında…

“Bırakıp gitme beni…”

Bu yazıyı yazmak zor olacak benim için. Şimdiden hissediyorum içime saplanan hançeri… Hani karnın tam üstünde, kalbin biraz altına gelen o noktaya girer ya bir sancı… İnsanın nefesi kilitlenir. Açamaz düğümü ne yapsa…

Galiba herkes, herkesi bırakıp gidebiliyor bu hayatta. En sevdiğim dediğin bile, gün geliyor vazgeçilebilir oluyor.

Çok sevdiğim biri, çok sevdiğini söylediği birinden vazgeçiyor bugün… Detayları bende saklı ama acısı ortak…

Öyle üzüldüm ki duyunca. Dinleyemedim haberi… Çektim gittim.

Bugün dinlenme günüm olacaktı sözde. Herkesi, her şeyi bir kenara bırakıp, kendimle vakit geçirecektim. Ama ne mümkün kopmak hayat denen girdaptan. İstem dışı öyle bir sürükleniyor ki insan acılara, derin yaralara… Başın döndüğünde ya da bayıldığında çoktan düşmüş oluyorsun kara deliğin içine.

Umutsuz değilim aslında. Sadece çok üzgünüm.

Bu kadar basit bir duygu ne kadar karmaşıklaştırabiliyor hayatı.

Herkes bir şeylere takılıyor ve içinden çıkılmaz hale gelinceye dek zorluyor sorunu. Oluruna bırakmayı, barışçıl çözümler üretmeyi hiçe sayıyor insan. Sonunda da hep istenmeyen kopuş gerçekleşiyor. Bu kadar zor mu gerçekten durum ne olursa olsun, sadakate tutunmak?

Gitmek istiyorsan gideceksin elbette. Ama gittiğin gibi dönmesini de bileceksin. Bu kadar kolay olmamalı sana bağlananlardan vazgeçmek…

Gelişini kutlamalarla, heyecanla haykırdığının gidişi bu denli sade olmamalı bana göre…

Neyse… Gelmeyecek gerisi. En doğrusu noktayı koymak yol yakınken.

Var olmak…

Şu kısacık insan hayatıma, insan ötesi bir deneyim sığdırmak istiyorum. Herkesten, her şeyden bir süre uzak kalıp, özümle temasa geçerek… İnziva değil istediğim. Aslında bunun tam tersi… Gerçekten olduğum kişiyle yakın olmak, beni olduğum gibi gören ve koşulsuz şartsız seven birini bulmak.

İçi dışı bir sayılacak kadar samimi olmak değil bahsettiğim. Bundan çok daha öte bir şey… Hiçbir maskenin olmadığı, kendine de başkalarına da herhangi bir rol oynamadığın, içinin tüm acılarını ve deli sevdasını akıtabildiğin bir gerçeklik…

Bunun, içinde yaşadığımız maddi dünyada var olup olmadığından bile emin değilim. İnsan kurgusu filmlerde, romanlarda, öykülerde tadına bakabildiğim, ama gerçekliğini yitirmediğim umudumda hissettiğim bir bağlanma aslında. Önce kendimle, ardından beni tamamlayacak olanla…

Yeni çağ felsefesi, bu bütünleşmenin sadece kendinle mümkün olabileceğini savunuyor. Ve ben, uzun bir süredir buna inanıyorum. Ama o ender anlarda, yaşadığım, dokunduğum, duyumsadığım ufacık bir ayrıntıda, içimde yıllardır vazgeçmeden var olmuş o umut uyanıveriyor.

İnsanın kendine yetebilmesi çok keyifli… Kendini anlayabilmek, kendi benzersiz bakış açını keşfetmek ve kendine olduğun gibi sahip çıkabilmek yeterince büyük bir adım aslında insan için. Benim merak ettiğim, bunun bir adım ötesinin var olup olmadığı?

Belki de kilit var olmak. İnsan olarak, beden olarak, ruh olarak, zihin olarak ve bütün olarak… Gestalt teorisi bütünün, parçalarının birleşiminden çok daha öte bir varlık olduğunu söyler. Peki, bu denklem insana uyarlandığında, nasıl anlaşılır bütünün ne olduğu?

Parçalarına bakabilirsin kendinin. Düşüncelerini, duygularını, yaşadıklarını, anlattıklarını, oynadıklarını, yalanlarını, doğrularını, hislerini, seçimlerini, savaş ve barışlarını bilebilirsin… Ama hepsini bir araya getirmeye çalıştığında, bunları aynı anda hangi bütünün içinde var edebilirsin? Ve bu bütün insanın kendisini ne derece aşar? Aşıyorsa, aştığı noktada bu bütünü tamamlayan ve var eden bileşen nedir?

Aslında kendimi hissetme çabam anlattığım. Beynimden taşan düşüncelerimi, günüme sığdıramadığım hislerimi ve altından kalkamadığım anlam arayışımı paylaşmak istediğim. O derin seviyede, beni ben olarak hissettiğim anda, bunun yansımasını görebilmek bir diğerinin gözlerinde. Ve inanmak var olduğuma…

Tek İhtiyacım Bir Damla Umut

Hayatta seçim yapmak bu kadar zor olmamalı. Karara vardırılması gereken bu kadar çok seçim varken, süreci kolaylaştıracak ve hızlandıracak bir yan-ürün olmalı. İnsan neyi gerçekten istediğini nasıl bilir?

Aklıma takılanları bir kenara bırakabilsem, derin bir nefes alsam, gözlerimi yumup, hayallerimin sınırlarını kaldırsam, ne çıkardı acaba?

Aslında özgür olmak kolay değil bence. Denemeleri yarı yolda bırakan, beni peşinden sürükleyen bunca geçmiş yaşanmışlıkları arkamda bırakıp ilerlemek hiç kolay değil. Ama tekrarlara yer yok benim hikayemde. Yazının başından beri, dönüp dolaşıp her cümleme giren kelimelerdeki anlamsızlığa zamanım yok benim. Yapmak istediğim çok şey var ve anlamak istediğim yenilikler… Her şeyin bende başladığı ve bende bittiği bir dünya var aklımda. Sevmek istediğim insanlar var… Ve etkilendiklerim. Beni derinden yaralayan acılar var her yerde ve bana umut veren iyilikler, yeni başlangıçlar, şevkle atılmış adımlar. Her şey ne tamamen çok kötü ne de tamamen pürüzsüz ve berrak… Su gibi hayatta. Bir parça çamurla anında bulanıklaşabiliyor… Ve bir arıtma işlemiyle yeniden eski neşesine kavuşabiliyor. Ben suyun her halini kucaklamakta buldum mutluluğu… Ve suyu olduğu gibi kabullenemeyen şikayetçilerden uzak durmakta.

En yakınlarım bile bazen yabancı kalıyor bana. Anlatmak istediklerimi dinleyen yabancılarsa bir anda yakınım olabiliyorlar.

Ben, asıl seçimin kim olman gerektiğiyle kim olduğun arasında yapıldığına inananlardanım. Ve etrafımda kim olmam gerektiğini bana sürekli hatırlatanlara kapılmadan, kendi eksenimde kim olduğumu bulabileceğimi savunanlardanım. Nereye varacağından emin olamadığım bir yazıyı yazmaya çabalayanlardanım. Ama benim gibi, yazımın da akışına bıraktığımda kendini bulacağını biliyorum. Bence, gereken biraz ilham, biraz cesaret, biraz da umut…

Düşünmekten vazgeçersem, yaşamaktan da vazgeçmiş olurum. Üretmek, yeri geldiğinde saçmalamak, anlamsız görünen onlarca cümlenin arasında saklanmış anlamı bulmak bu işi keyifli kılan şey… Ve ben ne demek istediğimi bulana kadar buna devam etmeye kararlıyım. Çünkü inanıyorum… Her şeyin göründüğü kadar boş olamayacağına ve her siyah karenin içinde özenle bakıldığında beyaz bir leke görüleceğine…

Hepimiz bir yerlere varacağız bu hayatta. Çırpınarak, yeri geldiğinde şansımızı zorlayarak, biraz da akışına bırakarak. Ama en önemlisi olacağına inanarak…

Ben, Kendim ve Kedim II

Benden beklenen ile kendimden beklediğim arasındaki mesafeyi ölçemiyorum bugünlerde. Sanırım, kendinden emin olmak, kendinden beklediğin ve yapabileceğin arasındaki mesafeyi kapatmakla mümkün. Bu mesafeyi sıfırlamak içinse, önce kendinden beklediğinle insanların senden beklediği arasındaki güvenli mesafeyi koruyabilmen gerekiyor.

Ama insan hayatının her döneminde sorguluyor yaptıklarını. Hep olduğundan daha iyi bir performans bekliyor kendinden. Sonunda da yorulup çöküyor tepkisizlik koltuğuna. Benim en çok anlamlandıramadığım, bu koltuğa oturmak bu kadar kolayken, bu koltuktan kalkmak neden bu kadar zor?

İnsan kendini eleştirirken hiç sakınmıyor lafını… Ama iş, kendinle gurur duymaya ve kendi eserlerini beğenmeye gelince, olur olmaz bahanelerle geri adım atıyor. Acaba insan bunu kendini korumak için mi yapıyor? Eleştirinin tavan yaptığı ve anlayışın dibe vurduğu bu çağda yaşarken, gelecek eleştirilere kendini hazırlamak için mi insan sivriltiyor dilini kendiyle başbaşa kaldığında? “En azından kendi canımı kendim yakmış olayım, hiç değilse kontrol bende olmuş olur” diye mi düşünüyor insan?

İnsan, karmaşık ve çok katmanı olan bir varlık. Onu anlamak bir anda olacak bir iş değil. Zamana yaysak bile, tamamıyla anlayabileceğimizin bir garantisi yok. Öyleyse, nasıl oluyor da insan kendini anlıyormuş yanılgısına kapılabiliyor ve buna dayanarak kendini gözünün yaşına bakmadan itham edebiliyor?

Merak ediyorum, insanın kendine anlayış göstermesi neden bu kadar zor?

Hani derler ya, terzi kendi söküğünü dikemez. İşte ben de soruyorum, neden? Terzi için sökük dikmek çocuk oyuncağıyken, bu sökük kendi giysisinde oluşunca, neden dikilemiyor? Çözüm arandığında, anlayış gerektiğine, sevgi ve destek ihtiyacı doğduğunda, başkalarına karşı bu kadar ılımlı olabilen insan, kendine gelince neden donup kalıyor ya da vurdumduymazlaşıyor?

Oysa insan en çok kendinden aldığı destekle huzuru bulabilir bu karman çorman dünyada. İnsan en çok içindeki sevgiyi hissedebilirse mutlu olabilir, kendi olabilir ve var olabilir bu hayatta. Peki, bu kadar zor mu kendini sevmek? Yıllarını bunu çözmeye adamış ve özüyle her geçen gün daha çok yakınlaşan biri olarak cevaplıyorum, hayır, hiçte zor değil. Ama (her çözümün gerektirdiği bir şart olduğu gibi…) insan kendiyle olan ilişkisinin yapısını fark etmeli ve kendini sevmeyi istemeli… İstemek ilk adım…

Hayat, beni bırakmayacaksın değil mi?

Sahilde duruyordum. Engin denize dalmış, “Sırada ne var?” diye düşünüyordum. Bir tekne almak geçti içimden. Hatta bir yelkenli… Önce yelkenliyi idare etmeliyim dedim ve kursları araştırdım. İyi bir tanesini seçtim, gittim, başarıyla tamamladım. Ardından, bir süre başka yelkenlilerde alıştırma yaptım. Benden daha iyi bilenleri izledim, dinledim, öğrendim. Bir yandan para biriktirdim. Yeterince deneyimim ve param biriktiğinde, alışverişe çıktım. Beni temsil edecek, içinde kendimi huzurlu hissedeceğim bir yelkenli buldum ve satın aldım. Sabırsızlıkla yıllardır beklediğim ana tanıklık ettim. Ve sonunda, yelkenlim suya indirildi. Atladığım gibi açıldım… Keyifli geçen bir dönemin ardından, tam denizin ortasında sessizliği doyasıya tadarken, kara bulutlar belirdi ileride. Ardından gökyüzü grileşti, karardı, tüm keyfim kaçtı. Ne yapacağım diye düşünürken, fırtına koptu… Ve kalakaldım karmaşanın ortasında, tehlikede, yapayalnız. Tek bir kara parçasını ya da fener ışığını seçemez oldum. Mecbur, fırtınanın geçmesini beklemeye koyuldum…

Yaşadığım duygular “boşluk” ve “yalnızlık”… Ama insan ne kadar karanlığa gömülmüş olursa olsun, feneri olup, ona ışık tutacak bir tat, bir doku bulabiliyor. Belki geçmişten, özlediği, özlediğini bile unuttuğu, toz tutmuş bir eşya parlayıveriyor eski yerinde… Ya da hiç düşünmediği eski bir dosttan, bir mesaj geliyor en umutsuz anında…

Hayat tek bir yöne doğru gitmiyor, orası kesin… Ama ne yöne gideceğini biz ne kadar tayin ya da tahmin edebiliyoruz, o belirsiz…

İçimi acıtan anları döksem ortaya, geri toplayamamaktan korkuyorum. Korktuğum içinde onları sıkıca içimde tutuyorum. Oysa içimde tuttukça, daha da büyüyorlar, derinleşiyorlar ve acıtıyorlar.

Beklemekten de yoruldum aslında. Bekleyecek bir durum var mı onu da bilemiyorum.

Her şey anlarda saklı… Şu an ne hissediyorsam, ne yaşıyorsam, ne yapıyorsam ve ne yazıyorsam, o oluyorum… Daha fazlasını beklemek gereksiz, sonuçsuz ve sonu yok…

İnsan ne kadar dertlenirse dertlensin, o kendinden umudu kesmedikçe, hayat da ondan vazgeçmez…

Beni Ben Yapan “Şey”ler

Hikayelerim var anlatmak için yanıp tutuştuğum… Sırlarım kimseye açmadan, kalbime gömdüğüm… Dertlerim var, dışarıdan sıradan görünen, içimi sönmek bilmeyen bir kor gibi yakan… Alıştığım acılarım var ve aldığım keyiflerim… Yanımda tuttuğum umutlarım var ve kaybolan anılarım… Peşinden koşup yetişemediklerim var, bir de gökten kucağıma indirilenler…

Ben, herkes gibi, hem şanslıyım hem şanssız… Hem dertliyim hem tasasız… Yin de var içimde yang da… Ben artı ve eksileriyle koca bir bütünüm aslında.

Hayatımdan geçip gidenlerim var… Hayatıma sokmak için çok uğraşıp da, izini, karda yitirdiklerim de…  Sevgim var bol bol dağıtmaya razı olduğum ve sevdiklerim ve sevenlerim…

Anlamaya başladıklarım var ve bir türlü anlamlandıramadıklarım… Öğrendiklerim var ve bir sürü bilmediğim…

Öyle çok şey var ki beni ben yapan, beni değiştiren, beni törpüleyen ve benim etkime maruz kalan…

Kısacık sanıp koskoca olduğuna inandığım, sonra birden her an bitecekmiş gibi hissettiğim bir hayatım var… Bir geçmişim var, bir de geleceğim… Ve bugünüm…

Hissettiklerim var ve kaçtıklarım… Bir de yüzleştiklerim ve barıştıklarım…

Rengarenk bir dünyam var… Siyahlarım, beyazlarım, grilerim, pembelerim, turuncularım…

Bir uçurtmam var… Bir evim, bir eşim, bir kedim, bir de dostlarım… Düşmanlarım da var, düşürenlerim, çıkaranlarım ve var edenlerim… Canımı yakanlar var, kırdıklarım, kırıp geçtiklerim, parçalarını topladıklarım…

Fırtınalarım var benim ve fırtına öncesi sessizliklerim… Dinginliklerim var ve kocaman dalgalarım…

Benim rüyalarım var, hayallerim, gündüz düşlerim ve gerçeklerim…

İnsanım ben… İyim var, kötüm var…

Bir de evvel zaman içindelerim…