Kod adı “o”

Hep ne istediğimi bilmek isterdim. Başkaları benim adıma o kadar çok şekillendirdi ki gerçeklerimi, zamanla kurduğum hayalleri unutur oldum. Seçerken başkalarına sormaya alıştım, karar almayı unuttum, zevklerime ve kendime özgü tatlarıma yabancılaştım.

Sonra, uzaklara gittim. Orada kendime bir hayat kurmaya çabaladıkça, gördüm ki, içimde hiç tanımadığım, sesini bile ilk kez duymaya başladığım biri var. Hemen çıksın, konuşsun, coşsun, yaşamaya başlasın istedim. O kadar kolay olmadı. Öyle kırılgan, öyle tedirgindi ki… Zaman aldı açılması… Zaman aldı kendimle tanışmam. 

Şimdi, kendini bulmaya biraz daha yaklaşmış, hayatla samimiyetini arttırmış, güzelliklerden de çirkinliklerden de payına düşeni almış, sarsıldıkça köklerine daha bir tutunmuş biri duruyor karşınızda. Ama hep dedikleri gibi, bu bitmeyen bir yolculuk. Ve ben, yolculuğumun bu evresinde, uzun bir zamandır, neye kavuşmayı en çok dilediğimi düşünüyordum. Buldum… Ama o’nun, benim için, ne derece ulaşılabilir olduğunu kestiremiyorum.

Merak ediyorum… Acaba, o’nu kalbimin en ortasına yerleştirsem, tüm içtenliğimle o’nu dilesem, ne gerekiyorsa, elimden gelen ne varsa yapsam… Mümkün mü o’na kavuşmam? Yani matematiği nedir bu işin? Birşeyi çok istemenin ve çok çabalamanın, insanı o şeye ulaştırma olasılığı nedir?

Bu sorunun cevabını bilmiyorum… Ama bildiğim bir şey, o’nu, bu belirsizliğin beni yıldırmasına izin vermeyecek kadar çok istediğim… Ve bildiğim diğer bir şey, isteğimin kuvvetinin herşeyden daha önemli olduğu. O’nu yeterince istersem… Kim bilir?..

Simyacı ve Ben

Hayallerim vardı benim, küçüklüğümden kalma… O kadar hırpalandılar ki, yaşayamadılar, bugünü göremediler. Yol boyunca kimlere feda ettim hangi birini, kim bilir. Tersten başladığım, bilerek ve isteyerek devrikleştirdiğim cümlelerim vardı benim. Kim bilir hangi eleştiriler aldı götürdü benden onları… Şimdi yenilerini yazıyorum. Yeni yeni kendimi buluyorum. Ruhuma iyi geliyor yazmak. Ben, yazarak, paylaşarak, severek, sevilmeyi umarak ruhuma iyi bakıyorum…  

Hallerim vardı benim, çeşit çeşit, renk renk, deli dolu, genç, dokunulmamış. Kime hediye ettiysem, geri alamıyorum.Yeni haller bulmam gerek. Yeni tanımlar, yeni tamlamalar, yeni renkler…

O kadar kaybettim ki eskileri, korkar oldum yenilerden. Olur da benimsersem ve sahiplenirsem, gelip alırlar diye çekindim elimi uzatmaktan yeni doğan günlere. Kabuğuma sığındım, kimseye seslenmedim, kimseyi içeri davet etmedim. Ama ne oldu? Yalnız kaldım. Yalnızlığımla başbaşa kaldım. Sonra erken daha diye düşündüm. Böyle geçmez hayat dedim. Perdemi araladığımda, çok az insan kalmıştı dışarıda beni bekleyen. Olsun, ben hazırım artık rafa kaldırılmış eskileri önüme serip, yeni kombinasyonlar yapmaya.

Biraz lider, biraz takipçi, azıcık taklitçi, bir de yenilikçi olmam gerek. Benim, acilen seni bulmam gerek. Sen her kimsen beni harekete geçirecek, olduğum yerden çıkarken elimi tutacak, gücüm bittiğinde depomu dolduracak, bir an evvel gelmen gerek.

Bana öyle geliyor ki simyacıya benzeyecek sonum. Aradığımı, çok uzun bir yolun sonunda, tam kan ter içinde kalmış, enerjim tükenmişken, burnumun ucuna yapışmış bulacağım. İçimden çıkacak beklediğim…

Gün gelse, soyutlar somut olsa…

Bir gün gelir ve senin bir dilek tutman istenir. Bu öyle bir dilektir ki, bir gün kabul olacaktır… Ve sen başlarsın düşünmeye. Bu hayatın neresini, nesini, ne pahasına, ne şekilde değiştirmek istediğine karar vermeye çalışırsın.

İşte o dileği bulanlar, kendilerini, zamanlarını, emeklerini, paralarını uğruna sarf etmek istedikleri şeyi bulmuş olanlardır. Kimi işinde bulur dileğini, kimi ailesinde, kimi sevgilisinde, kimi çocuğunda, kimi kendi içinde… Herkes o dileği arar aslında. Yıllarını, umutlarını, enerjilerini bunun için harcar, bunun için gözünü bile kırpmadan seriverir herşeyini kaderin ayaklarına.

Kadere ne kadar inandığımı, kader olduğu fikrinden ne kadar etkilendiğimi, kaderi ne kadar düşündüğümü bilemiyorum henüz. Ama bir noktadan sonra, herşeyi birbirine bağlamaya çalıştığımda, benim yapabilme kapasitemi aşan bir örgüyü gözlemlediğimde bir şeylerin benden habersizce hayatıma işlendiğini hissediyorum.

Bugün düşündüm de… Aslında oluruna bırakabilsek bazı şeyleri, bu kadar zorlamasak kendimizi, iteklemesek olasılıkları, belki de yerine oturacak tüm taşlar. Bence, dilek önemli. Dileğini bulmak ve dilemek… Diledikten sonra da gerçeklemesi için gerekenleri, gerektiğince, gerektiği zaman yapmak; ve gerekliliklerin arasında kaybolmadan, nefes almayı unutmadan, bazen de herşeyi oluruna bırakmanın gerektiğini hatırlamak…

Bütün kavgalar da bunu unuttuğumuzdan, oluruna bırakmayı hep pas geçtiğimizden, kontrol etmek için her yola başvuracak kadar gözü kör olabildiğimizden olmuyor mu aslında?

Hayatımdaki her duygunun, her kokunun, her anının, her nefesin, her günün, her hayalin, her gözle görülmez, elle tutulmaz ama var olduğu bilinir şeyin bir şekli olsa… Ve ben hepsini bir odanın içinde, ellerimle inşa ettiğim raflara dizebilsem; sonra da dönüp, biraz uzaklaşıp, hepsini inceleyebilsem…

İnsan bazen kayboluyor inanıp inanmadığını, gözüyle görmeden, eliyle tutmadan bilemediklerinin arasında. Keşke herşeyi somutlaştırmanın bir yolu olsa. Soyut dünyayı somut “gerçek”lere her zaman tercih etmiş biri olarak, bunu söylemek çok garip gelse de, bazen dokunma duyusunu kullanmak istiyor insan; sahip çıktığı değerlere dokunmak, onları ellemek, daha somuta dair bir algıyla hissetmek istiyor. “Gerçek” deyip geçmeden emin olmak istiyor peşinden gittiklerinin sadece kendi içinde yarattığı şeyler olmadığından…

Ben, herşeyi somutlaştırmayı dilerdim. O zaman, sevdiklerime sevgimi cam bir kavanozda sunabilir, sevenlerden sevgi toplayabilir, ihtiyaç duyduğumda desteği bir buket çiçek gibi vazomda saklayıp, izleyebilir, hoşlanmadığım duygularımın hepsini tabuta hapsedip, toprağın dibine gömebilirdim. Acaba o zaman nasıl olurdu hayatım?

Mart kapımı çaldığında…

İnsan bu hayatta neyi istediğini en iyi hayallerde buluyor. Gözlerini yumup, o an olmak istediğin yeri, yanında görmek istediğin insanları, kalbini durduracak heyecanı sana yaşatacak şeyi hayal ettiğinde, anlıyorsun aslında nerede, nasıl bir insan olarak bulunmak istediğini.

Çok uzun bir zamandır, denizin ortasında sallanan, geceleri deniz tutsa da aldırış etmemeye çalışan, teknesine sahip çıkmak isteyen, ama fırtınalarda çekeceği bir liman bulmayı başaramamış bir kaptandım. Son bir hayal, beni kendime getirmeye başladı.

Aradığım limanı, aradığımı sanıyordum… Oysa anladım ki insan en kolay ve en çok kendini kandırıyor bu hayatta. Şimdi, bulutların dağılmaya başladığı, açık bir gökyüzüne kavuştuğum bu günlerde, daha bir hevesliyim limanımı bulmaya.

Belki de sonunun ne olacağını çok fazla düşündüğümden bunca zamandır sallantıdaydım…

Bu gece anladım ki, gerçek sandıklarımızın gerçekle hiçbir ilgisi olmayabilir, hayalden öteye geçemez sandıklarımız ise sandığımızdan çok daha yakın olabilirler gerçeğe.

Bence önemli olan, çok uzun uzadıya tasarlamaya çalışmadan hayatı, kendini, kendini kendin gibi hissettiğin anlara bırakabilmek. Ve kısa vadeli planlarını en iyi şekilde gerçekleştirmeye çalışmak. Zaten tüm sıkıntı uzun vadeli planlamalar yapmaya çalıştığımızda ortaya çıkıyor. Hayat bu! Ne zaman ne olacağı, nelerin ne şekil alacağı o kadar belirsiz ki… Kendini 10 yıllık bir planın kalıbına sığdırmaya çalışmak, derede akıntıya ters yüzmeyi denemekten farksız.

O zaman bugün beni ne mutlu ediyorsa, bu yıl sonunda, 2010’u 2011’e bağlayacak gecede durup düşündüğümde, neyi yapmış olmak beni tatmin edecekse, ben bu sene onun peşinden koşmalıyım. Ve yorulduğumda dinlenmeli, sıkıldığımda eğlenmeli, arkadaşlarımı gözümün önünden ayırmamalı, ailemle bolca zaman geçirmeli, daha çok gülmeli, daha az kasılmalı, daha ben olmalı, daha sağlıklı yaşamalı, ve en önemlisi, kendimi daha fazla önemsemeliyim.

İşte geç kalmış bir yeni yıl çözümlemesi…

Hayat Dediğin Nedir? Hamurdan heykel…

Neresinden tutarsan tut bir baskı yapıyor elin, ve hamurdan heykel, bu hayat, bükülüveriyor bir yöne doğru.

Kimileri hiç değdirmeden ellerini bu heykele, yılları tüketiyorlar. Sonra dönüp yapamadıklarına bakıp, iç çekip, kendilerini, hayattan hatırı sayılır bir pay alamamış olsalar da, en azından zarar da görmediler diye avutuyorlar.

Anneler babalar kızar hep çocuklarına, illa deneyerek öğrenmek istiyorlar diye… Oysa en güzel öğretmendir yaşayarak tecrübe etmek. İyice kazınır insanın aklına hatalar da doğrular da. Kendin elde etmiş olursun iflasları da zaferleri de. En azından senindir hataların; kimseden hesap sormak, kimseye hesap vermek zorunda kalmazsın. Ve sadece sana aittir başardıkların, emeğinle elde ettiklerin, topladığın övgüler. Hepsini doyasıya sahiplenip, doyasıya kucaklayabilirsin.

Hayatı, hamuruna dokunmadan şekillendiremezsin. Şekil ne hal alırsa alsın, güzel ya da ürkütücü, sana ait olabilmesi için, seni temsil edebilmesi için ve senin ona baktığında kendini görebilmen için, elini kile bulaman gerekir.

İnsanın bu süreçteki en büyük düşmanı “acaba”lardır. Acaba hamurumu ne şekle sokmak istediğimi bulabilecek miyim? Acaba hamuruma istediğim şekli verebilecek miyim? Acaba bu hamuru benden güzel şekillendiren var mı? Sanki karşımdakinin heykeli daha bir heybetli olmuş… Acaba benim heykelim çok mu sıradan oldu?

Elimizdeki her ne ise, onu mutlaka daha aşağı, daha basit, daha anlamsız görürüz başkalarınınkinden. İnsanın en yorucu özelliği kendi yaptığını, seçtiğini, oynadığını, istediğini sandığını, peşinden koşup elde ettiğini, merakla bekleyip sonunda kavuştuğunu bir türlü beğenememesidir. Herşey ve herkes uzaktan mükemmele çok daha yakın görünür.

Üstelik, insanların taktıkları o tüylü, rengarenk maskeler daha da pekiştirir bu serap görme durumunu. Oynadıkça, oynandıkça, herkesi, herşeyi olduğundan farklı zanneder dururuz…

Hep merak etmişimdir, söz konusu olan insanken, dıştakiyle içtekinin neden bu kadar farklı olduğunu… Meğer insan kendini eksik gördüğü içinmiş tüm bu oyunlar, olduğundan farklı görünme çabaları ve takılan maskeler. İnsan kendini kendi gördüğü gibi değil, kendini görmek istediği gibi yansıtırmış dışarıya ki herkes onu, olmak istediği gibi olmuş sansın…

Ben öyle değil miyim? Tabi ki öyleyim. Ben de herkes kadar oynuyorum mutluluk, huzurluluk, sevgililik, amaçlılık oyunlarını. İşin acı yanı da bu ya zaten… Hiç istemiyorum aslında bu oyunda rol almak. Hiç sevmiyorum bu sahneyi… Ama arasıra yapılan şaşırtıcı itirafların, üzgünken üzgün olduğumu belli etmelerin, bir derdim varsa dilim döndüğünce söylemenin ötesine geçemiyor henüz bu rolden çıkma çabalarım.

Merak ediyorum, maskelerin bilinçli ve istekli bir biçimde çıkarıldığı bir yer var mı bu dünyada?

Bedenim hayat denklemimin neresinde?

İçimden taşıyor kelimeler… Öyle dolmuşum ki hayatın boşluğunun içinde, dur durak bilmiyor parmaklarım. Hem düşünmek istiyorum birazdan yazacaklarım üzerine, hem de durma, kükre diyor kalbim. Hayat aşkı bildiğin aşklar gibi… Hayatsızlık, bildiğin aşk yarası… Kanıyor durmadan. Kim olduğuma, ne yöne doğru serpilip açılacağıma karar vermeden dinmeyecek sızısı.

Korkmuyor değilim elbet. İçim kıpır kıpır… Hem olumlu hem olumsuz binlerce tilki dolanıyor beynimde. Suyun yüzeyine çıkmak için çırpınıyorum derinlerinde hayatın. Sanki yaklaştım gibi… Tesadüf dediğimiz tanışmalar, karşılaşmalar, konuşmalar bir şekilde, bir şeyleri hareketlendiriyor içimde. Aklım yandaşım, ruhum sırdaşım, kalbim en kibar dostum. Tek uzlaşamadığım bedenim… Bir türlü ikna edemiyorum onu kalkıp yol almaya. İzini bıraktığı her yerde yılları geçsin istiyor. Korkuyor herhalde yeni yerlerden, yeni yüzlerden, yeni hareketlerden. Sınırları o kadar belli ki… Beni kısıtlıyor durmadan. Aşağı çekiyor öz güvenimi. Beynime, yapamazsın uğraşma deyip duruyor… Ruhumu kafese sokuyor, kalbimi bir et parçası olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

Bugüne kadar hep soyutladım bedenimi. Hep ondan başka olduğuma, aslında onun benim bir parçam olmadığına ikna ettim kendimi. Yıllarım geçti böyle… Başardım da hedeflediklerimi. Ama artık yetmiyor bedensizlik. Azaltıyor beni o parçama sahip çıkamamak.

Çok uzun bir yolun, en başında, çoktan yorulmuş buluyorum kendimi. Daha karar bile alamamışken, pes etmeye yelteniyorum. Aslında hiç istemiyorum geleceğimden vazgeçmeyi. Büyük işler başarmak, hatırı sayılır adımlar atmak, yaptıklarımla örnek olmak, anlattığımda başkalarını etkileyecek deneyimler edinmek istiyorum.

Sonunda silinecek olsam da, bu yoldan vazgeçmek istemiyorum. Bu yaşama isteği olsa gerek… Hani şu kolay kolay bulunmayan, deştikçe silikleşen, üzerinde durmassan seni kaplama gücünü içinde barındıran enerji. Kana kana içmek istiyorum onu. Önce küçük bir yudum, sonra bir yudum daha, ve derken koca bir kepçe…

Doymadan, doyamadan, devamlı uçmak istiyorum!

Bir de ne yöne doğru kanat çırpacağımı bilsem…

Gitsen de, gitmek değil aslında istediğin… Gidişin kalamayışından…

Hayatın en büyük ikilemi: Kalmak ya da gitmek… İnsan bu seçimi her konuda, her yol ayrımında yapmak zorunda kalıyor. Benim merak ettiğim, gitmeyi seçtiğimiz seferlerden hangilerinde gerçekten istedik gitmeyi?

Tahminim, çoğu zaman kalamadığımızdan gittiğimiz… Kalamamamız ise ait olduğumuz yeri kestiremediğimizden…

İnsan köklerini salamadı mı hayata, ne ilişkileri, ne işleri, ne kalışları olabiliyor. Peki, kök salmak ne demek? İlla birine, bir işe, bir yere, bir eve, bir aileye bağlanmak mı?

Hayatta ait olduğun yeri bulmak ne zormuş. İnsan çabalayıp duruyor ama bir türlü seçemiyor durmak istediği noktayı. Nedense, yol alırken daha bir eğleniyoruz. Hareket oluyor, ses çıkıyor, birileriyle karşılaşıyoruz, zaman geçiyor. Ama durulma isteği kıpraşmaya başladıkça insanın içinde, çıkılmaz bir hal alıyor bu yerini bulamama girdabı…

Sevdiğim biri diyor ki, en kötüsü olduğun yerde çakılıp kalmak. Doğru diyor. Sıradanlaştırıyor insanı bir yere gidememek, bir yöne sahip olamamak… Ama benim anlamadığım hem durup, kök salmak, hem de durmamak nasıl olacak aynı anda?

Çok soru var aslında kafamı karıştıran… Ama zamanla hepsine cevap bulabilmeyi umuyorum. Sanırım, beklemek fayda etmiyor ve durduğun yerden yönetilmiyor hayat.

İnsan hep bir şey katmalı kendine. Durduğu yer sabitlense bile, çalıştırmalı beynini, bedenini, ruhunu… Hep tırnaklarını geçirmeli hayata. O an, o dakika, o ortamdan, o insandan, o ilişkiden, o sevgiden, o nefretten, o tattan ne anlıyorsa, ne alabiliyorsa, ne istiyorsa sonuna kadar almalı…

Hayat, hayata geldiğimiz için yaşanmalı… Hayat, istediğimiz için iyi yaşanmalı… Hayat, sadece keyifli olsun diye bol bol karmaşıklaştırılmalı…

İkinci Uyanış

Doğduğunda bir kere uyanıyor insan hayata… Deli dolu, sınırsızca, ağlayarak, nazlanarak, istemeyi bilerek, tüm doğası ayakta, yaşıyor hayatı. Zamanla büyüyor, şekilleniyor, topluma ayak uyduruyor ve ikinci derin uykusuna dalıyor…

Öyle çok insan var ki kendini tanımayan, kim olduğunu, kim olmak istediğini, kim olup kim olamayacağını bilmeyen.

Hayatta bize dayatılıyor doğrular. Biz her ne kadar kendi doğrularımız var sansak da, büyüdükçe adam oluyoruz desek de, aslında bizden önce bizim hayatımıza çok benzer hayatlar yaşamış, güvendiğimiz birilerinin sözünü dinleyip, hayatlarımızı onların bizi yönlendirdiği doğrultuda kuruyoruz. Bu bizi rahatsız edene dek…

Ne zaman doğrularımız tam doğru gelmemeye, yanlışlarımız her zamankinden daha cazip gözükmeye başlıyor, o zaman bir sıkıntı, bir oturmamışlık, bir kaybolmuşluk hissi kaplıyor içimizi. Ve kendini arama serüveni başlıyor.

Ben bu serüvenin neresindeyim anlamaya çalışıyorum. Acaba hangi noktasında anlamsız bir ağlama hissi kaplıyor insanın içini? Acaba hangi noktasında etrafındakileri senden daha başarılı, daha tatmin olmuş, daha ileride sanıyorsun da, kıskanıyorsuz sınırsızca?

İşin en tuhaf yanı, insan her deneyiminde olduğu gibi, kendini aradığı bu dönemde de, bunu sadece kendisi yapıyor sanıyor. Kimse onu anlayamaz diye açılmıyor, içine atıyor, günleri geldiği gibi, ucundan tutarak, derine inmeyerek yaşamayı tercih ediyor. Oysa bakıp, baktığını görebilse insan, ikinci uyanış için harekete geçmiş birçok kişi bulabilir etrafında. Her yaştan, her meslekten, her yöreden, mutlaka birileri çıkar.

Bu arayış ne zaman bitiyor onu merak ediyorum. Ne zaman insan kendini, kendi anladığı anlamda buluyor da, sarsılmaz bir özgüvenle, sahip çıkabiliyor eşsiz kimliğine? Belki de işin sırrı, çok kurcalamadan, oluruna bırakmak ve geldiği gibi yaşamak bu süreci. Hayatın vurgularını, virgüllerini, ünlemlerini, noktalarını, satır başlarını edit etmeye çalışmaktansa, gelişigüzel savurmak kelimeleri… Aşk gibi, gürlemek gibi, çağlamak gibi, sevmek gibi, nefret gibi, kıskanmak gibi, düşlemek gibi, sarılmak gibi… İçindeki enerjinin açığa çıkmasıyla, başını anlamsızca salladığın dans gecelerinde olduğu gibi, hayatı da her nefesinde içine çekmek ve fazla düşünmeden, bolca hata yaparak, hatalarını dert etmekten vazgeçerek, kalbindeki sevgiden ve sana güç veren her duygudan esinlenerek, sık sık saçmalayıp, durmadan güvenerek ve dikkatini sadelikte, dürüstlükte, iyilikte, yardımseverlikte, sevmekte toplayarak, hayata anlık, günlük, bir haftalığı aşmayan programlarla devam etmek… İşte ikinci uyanış… (Unutmayın, ikinci uyanıştan sonra herkesin cümleleri başka kelimelerle dolacak, bu benim cümlem…)

Ruhumun Enerjisi Nerede?

İnsan hayatta ne istediğini nasıl bilir? Ve daha da önemlisi, istediğini belirledikten sonra ulaşırken geçmesi gereken yolları nasıl sabırla adımlar?

Evet, istediğini bulmak, belirlemek, anlamak zor… Ama bence istediğine ulaşırken sabretmek daha zor! Çok zor!

Bugün biri bana nereden başlamak istediğime karar vermem gerektiğini söyledi. Ben de, sonunda olmak istediğim yerden başlamak istediğimi söyledim. Mantıklı değil mi? Bir anda istediğim noktada olsam… Güzel olmaz mı?

Evet, zor elde ettiğin, uğraşıp didinerek ulaştığın daha kıymetli olur derler… Varsın az kıymetli olsun… Ama bir an önce olsun!

Nedense bu mümkün olamıyor. Ne istediğimi belirlemiş olmama rağmen bir türlü ulaşamıyorum çünkü sabrım yok! Adım adım yürüyecek, gereken, yapmak istemediğim işleri azimle yapacak, sabredip gerektiğinde hiçbir şey yapmadan bekleyecek enerjim yok!

Aslında, düşünüyorum da… Bu ilk değil hayatımda… Daha öncede geçtiğim olmuştu bu tıkanık dönemlerden. “Kayıp” olduğumu hissettiğim, pusulamın şaştığı, kendimi bulamadığım dönemler… Düşünüyorum, ne oldu da o dönemleri atlattım sonunda? Nasıl oldu da bir şekilde pro-aktif olmayı başardım ve harekete geçebildim?

Galiba bir dibe vurma noktası var insanların hayatında… Yeterince dibe vurabilirsem, aynı hızla yukarı çıkmayı başarabiliyorum… Yani insan dibe çarpınca, bir ivme kazanıyor ve aynen yukarı zıplıyor. İşte o harekette içinde bir yerlerde sıkışmış enerjiyi uyandırıyor. Ve insan başlayabiliyor yeniden çırpınmaya hayatı için…

Ben o anı bekliyorum. Ve o an gelsin diye ne yapmalıyım diye düşünüyorum. Bence böyle bir durumda, insana psikoterapi, yoga, meditasyon gibi insanı kendini sorgulamaya, kendi içine bakmaya, beden-ruh-zihin arasındaki bağı güçlendirecek bir tetikleyici gerekiyor… Öyleyse kendimi dinlemeye daha çok zaman ayırmalıyım ve içimdeki enerjinin kabuğunu kırıp çıkmasını sağlamalıyım. Ne denir? Bana ve enerjisini harekete geçirmeye azmetmiş herkese kolay gelsin…

Birine Kırıldığımda…

Biriyle ilgili bir derdiniz var. İçinizi kemirip duruyor… Bunu karşınızdakine söylemeli misiniz? Ve daha da önemlisi, söylemeniz gerekse, söyleyebilecek misiniz?

Ben, en çok kırıldığımı söylemekte zorlanırım. Biri beni üzen bir hareket yaptıysa, onunla yüzleşmek yerine, kendi kabuğuma çekilir, pasif-agresif bir şekilde, kendi içimde trip atar, kendimi o kişiden uzaklaştırırım. Oysa ne kadar büyük bir hata! Ve astarı ne kadar daha pahalıya patlıyor yüzünden…

Sonuçta ben o insana kırıldıysam, ona gerçekten çok değer verdiğimdendir. İnsan, sevmediği, takmadığı birinin hareketlerini umursamaz, dolayısıyla ona bozulmaz. Eğer biri sizin canınızı yakabiliyorsa, bu kişiye kalbinizden bir parça vermişsiniz demektir. Öyleyse, ben değer verdiğim, sevdiğim, hayatımda olsun istediğim birini, neden bu pasif-agresif tavırlarımla soğutuyorum ve kaçırıyorum? Bu, o insandan çok, kendime yaptığım bir kötülük değil midir? Peki ben bunu nasıl değiştireceğim?

Buradan yola çıkarak, yüzleşmenin, söylemek istediğimi söze dökmenin en doğrusu olduğu sonucuna vardım. Ve tabi ki her pasif-agresif tavra sığınmış kişi adına, ve en çokta kendi adıma, ilk fırsatta denedim… Ne mi oldu? Tam bir fiyasko! Ve anladım ki, ne söylediğinden çok nasıl söylediğin önemli! Ben söylemeyi bilmiyorum…

Başkalarıyla yemekteyken, iki lafın arasında, alçak sesle, şapsalça edilmiş bir sitemin kime ne yararı var ki?

İşin kötü yanı, insane bir kere deneyip, beceremediğinde hemen yılar. “Denedim işte, olmuyor! Ben bunu beceremiyorum.” der.

Oysa, insan değiştirmek istediği bir huyunu, ilk denemesinde değiştiremez. Bu mümkün değildir. Çünkü, onu değiştirmek istediğiniz güne kadar yapmışsınızdır aynı şeyi. Benim durumumda, pasif-agresifliği… Ben bu yaşıma kadar böyle yapmışım, bunu tecrübe etmişim, bunun piri olmuşum… Bunu değiştirip, yapıcı-aktif bir tavır takınmaya kalktığım ilk deneyimimde fiyaskoya uğramamdan daha doğal ne olabilir ki??? Denemeye, yanılmaya ve öğrenmeye devam etmem gerekiyor.

Yani, herhangi bir özelliğimizi, düşünce mekanizmamızı, bakış açımızı ya da hareketimizi değiştirmek istediğimizde başvuracağımız derman ne biliyor musunuz? Söylüyorum: Pratik, pratik, pratik…

Yılmadan, düştükçe yeniden kalkmak ve pratiğe devam etmek…

Biz yeni başladığımız her konuda, yürümeye yeni başlayan bir bebeğin koşmakta tecrübesiz olduğu kadar tecrübesiziz… Yani önce emeklememiz, sonra küçük adımlar atmamız, düştükçe doğrulup, gerekirse duvarlara tutunup, adım adım yürümemiz ve ancak gereken pratiği yaptıktan sonra koşmaya başlamamız gerekiyor…

Yani yol uzun… Benim için ise, yapıcı-aktif olma çalışmalarına devam… : )