2010’a girerken, Nil Karaibrahimgil’den harika bir yazı…

Hani “Ben söylesem, bu kadar güzel söyleyemezdim. Ben yazsam, bu kadar güzel dile getiremezdim.” dediğiniz olur ya… İşte bu yazı, öyle bir yazı. Nil’in eline, diline, kalemine sağlık…

Yoğun İstek Üzerine Yeni Bir Yıl” başlıklı yazısını keyifle okumanız dileğiyle…

http://www.hurriyet.com.tr/magazin/yazarlar/13323228.asp?yazarid=113&gid=61

“Peki peki anladık…”

Biri bana danışıyorsa, “Aman dikkatli ol! Kendi kararını aldığından emin ol! Başkalarının hayatını değil kendi hayatını yaşa!” derim… Oysa aynı durum benim başıma geliyorsa, “Peki”ci kesilir, herkesin dediğini yapmaya odaklanır, koca bir karambolün içine yuvarlanırım…

Yazarken anladım aslında bunu neden yaptığımı… Bir kelime anlattı tüm hikayemi… “Peki”…

Büyürken söylemekte en zorlandığım ve söylemekten en nefret ettiğim kelimeydi… Ve malesef çok azar işittim “Peki” demediğim için.

Sonunda kendi kararlarına şüpheyle yaklaşan, bir türlü doğruyu yapıyor olduğundan emin olamayan, hep panik bir bireye dönüştüm.

Aslında bu kadar paniklemeden önce doğrunun ne olduğunu durup düşünsem ne kadar iyi olacak.

Kime göre doğru?

Hepimiz bu kadar farklı zevklere, ağız tatlarına, geçmişe, eğitime, anıya sahipken, nasıl tek bir genelgeçer doğru olabilir ki her konuda?

İşte takıldığımız nokta bu bence… “Bu benim doğrum, benim seçimim, benim hayatım” demekte zorlanıyoruz ben ve benim gibiler… Öyle ince bir çizgi ki kendini korumakla başkalarını etkilememek arasında gidip geldiğin… Ve öyle zor ki kendi sınırlarını net olarak belirlemek…

Ama yapmak gerek…

Hele yeni bir yılla, yeni bir sayfa açma şansına sahipken… Sana çok karışıldığını hissedip savaşmak yerine, kendi sınırlarını kalınca çizmek ve içeri geçene “Dur!” demek gerek…

Sen bir oda olsan ve kendine ait bir dekorasyonun olsa, içeri girip, ayaklarını sehpaya uzatıp, dergilerin, kitapların yerini değiştiren herkese “eyvallah” diyemezsin ki… Dememelisin de zaten… Yani “Dur!” demek gerek… “Benim dekorasyonumda bu değişime yer yok!” demek gerek…

Peki, bu nasıl olacak?

Göreceğiz… Hep beraber, benim üzerimde test edeceğiz. Yeni yılla, bu blogda, sınır nasıl çizilir zamanla öğreneceğiz… Bu sefer çok kararlı ve daha da önemlisi çok istekliyim. Artık geçmişin sırtımda ağır bir yük olmasından, çeke çeke koluma kramplar giren bir bagaj olmasından çok yorulmuş biri olarak, bu sene bu konuda bir şeyler yapacağım…

Darısı başınıza… Karar verdiniz mi: Siz yeni yılda ne gibi değişikliklere yelken açacaksınız?

Yeni yıl yaklaşırken…

Yeni yıl yaklaşıyor ve yaklaştıkça içimdeki umut büyüyor, kocaman oluyor. Çok severim yeni yılların başlangıcını. Sanki geçmişten hiç iz kalmayacakmış ve ben yepyeni bir sayfa açacakmışım gibi hissederim. Sanki içinde “yeni” ifadesini barındıran herşey gibi yeni yıl da tertemiz, lekesiz, mis gibi ve gıcır gıcır olacakmış gibi gelir bana. Sanki yapmak istediğim herşeye fırsat yaratacağım, kendime olan inancımı tazeleyeceğim, istediğim hedeflere ulaşacağım, ve eskisi gibi olmayacağım bir yıl olacakmış gibi hissederim… Heyecanlanırım…

Kırmızıyı tek bu kadar sevdiğim ve evime soktuğum zamandır yeni yıl. Bayılırım canlanmasına insanların bu tatil hevesiyle… Hep güzel dilekler, mutlu cümleler, rengarenk hediyeler uçuşur havada… Kar yağma umudu vardır hep içimizde. Ha yağdı ha yağacak diye geçiverir yeni yıl. Bazen yağar da. Her dilek gibi, o da arada bir tutuverir.

 

Mutlaka dilek dilerim yeni yıla girerken. Yeni yıldan en çok ne istediğime karar verir, gözlerimi yumar, ellerimi sımsıkı kalbimin üzerinde kenetler, dilerim her ne ise o an kalbimi daha hızlı çarptıran…

Ne güzel şey ummak, beklemek, sabretmeyi öğrenmek ve yeni bir şeye başlamak…

Ben sizin için de bir dilek tutacağım bu yıl… Yeni yıldan sizlere, kalbinizin en derinlerinde, uzunca bir zamandır bekleyen, o umut ışığını her ne yakacaksa onu dileyeceğim…

Peki ya siz? Siz, kendiniz için, yeni yıldan ne diliyorsunuz?

İyisiyle Kötüsüyle…

Benim kötü özelliklerim neler?

Çabuk kırılırım…

Büyük olayları kolay kolay unutmam…

Çok ince eler, sık dokurum…

Gereksiz yere, basit şeylere fazlaca kafa yorarım…

Herkesi aynı anda mutlu etmeye çalışıp, kimseyi mutlu edemeyip, kendimi kahrederim…

“Bana kırıldı mı acaba?” diye hemen dertlenirim…

Kafamda bir kavram oluşturur, onu illa gerçek hayatta bulacağım diye diretirim (Örneğin [Bunu mutlaka belirtmeliyim.], “O” diye bir peri masalı kahramanının gerçek hayatta olmadığını, ve insanlarının “mükemmel uyum”dan ziyade, “mükemmel idare” üzerine kurulu aşklar yaşadıklarını yeni yeni kabulleniyorum.)…

Erteleme meyilli korkunç bir mükemmeliyetçiliğim vardır…

Eleştirildiğimde gereğinden fazla değişmeye çabalar, sonunda kendimi mutsuz ederim…

Peki ben bu kadar kötü biri miyim?

İşte bu soruyu sorduğum anda, özgüvenim yerle bir oluveriyor… Şaşırmadım. İnsan özelliklerini, iyi ya da kötü, kendisiyle birebir özdeşleştirmemelidir. Yani, ben ne fiziksel üç -beş özelliğimden ne de üç-beş huysuz özelliğimden ibaretim. Beni ben yapan çember öyle geniş ki… Ve içinde öyle çeşitli huy, özellik, güzellik, kötülük, sıradanlık, değişiklik, istek, isteksizlik, sempatiklik, uyuzluk, akıllılık, şapsallık, hatta aptallık, zevk, zevksizlik, vs… var ki… Kendimi birkaç huya indirgemek büyük haksızlık olur.

Öyleyse cevap: Ben kötü biri değilim. Sadece, her insan kadar, belki kimilerinden biraz az, kimilerinden biraz fazla, kötü huya sahibim.

Peki iyi özelliklerim neler?

“Nedense” zorlanıyorum bunları sıralamakta. Öyle şartlandırılmışız ki “aşırı mütevazilikler”e… Kendini sevmek, kendini övmek, kendinle gurur duymak, hatta bunu alenen yapmak büyük ayıp olmuş… Ne yazık. Oysa ne hoş bir duygu insanın kendini sevmesi, bilmesi, benimsemesi, olduğu gibi bağrına basması…

Sorun insanlara… “Kendini seviyor musun?” Çoğu, “Ne saçma soru!” der… Aslında bu tepkileri “hayır” cevabını vermek istemediklerindendir.

Ben de size soruyorum… Cevabını sadece siz duyun… Ve sadece siz bilin… Kendinizi seviyor musunuz?

Bir in bir çık… Nam-ı diğer: Hayat.

Hayat hep böyle mi olacak? İnişler ve çıkışlar… Hep çıkmak mümkün değil mi hayatta? Bazen kendimi öyle iyi hissediyorum ki… Nedensiz gülümsüyorum, herkese selam veriyorum, her yaptığımdan, tattığımdan keyif alıyorum, yeniliklere açık oluyorum, insanlara anlayışlı davranıyorum… Bazense… Aman Tanrım… Anlatmak bile korkunç geliyor. Burnumdan soluyorum adeta… Keyifsiz, huysuz, kaprisli, tatmin olamayan, hiçbir şeyi beğenmeyen bir cadıya dönüşüveriyorum. Arada olduğum ender dönemlerim de oluyor. Ama ben o dönemleri de sevmiyorum. Çünkü duygusuz geçiyor o dönemler. Ne olumlu ne olumsuz… Hiçbir şey hissetmiyorum hayata dair…

Benim derdim pozitif kalamamakla. O kadar iyi hissederken kendimi, aniden gelişen bir olayla sarsılıp, gerisin geriye negatif çerçeveme dönüveriyorum. Bir anda, az önce anlayış denizinde yüzdüğümden fark etmediğim, milyonlarca detay batmaya başlıyor gözüme. Oturduğum sandalye rahatsız geliyor, yediğim yemeğin tuzunun fazla kaçmış olduğunu fark ediyorum, televizyondaki dizilerin salaklığından yakınıp birine kitleniyorum saatlerce, ve zaman hızlıca akıp geçiyor. Uyku vakti, derin bir dinlenme, ve ertesi gün… Hadi yeni baştan. Güne ya negatif ya pozitif başlıyorum ve gün içinde sürekli vites değiştiriyorum…

Aslında tutarsızlık yine kendi içimde… Sonuçta duygudurumlarımızı genel hatlarıyla iki kategoriden birine yerleştirebiliriz: Ya pozitif ya negatif… Yani yaşadığımız bir duygu ya iyi ve olumlu bir duygudur, ya da kötü ve negatif bir duygudur. Bu kategorilerin dışında kalmak demek, yani nötr olmak, duyguların uzağında durmak, herşeye belirli bir mesafeden bakmak demektir. Bu da bana hiç uymayan bir durum. Dolayısıyla benim her saniye mutlaka bir şeyler hissediyor olmam gerekiyor. Ve genel olarak hayata baktığımızda, olumsuzluklar çoğunlukta olduğundan ve bende illa hissedeceğim diye tutturduğumdan, olumsuz günlerim, saatlerim, anlarım çok oluyor…

Yani, eğer hislerinize karşı duyarsızlaşmak istemiyorsanız, bu iniş-çıkışları kabullenmek gerekiyor. Ve söz dönüp dolaşıp yine kendine karşı dürüst olmanın ve kendini, değiştiremediğin ya da değiştirmek istemediğin noktalarda, olduğu gibi kabullenmenin hayatta bir önşart oldğuna geliyor. Boşuna “kendinle barış” dememişler…

“Tanrılar Çıldırmış Olmalı”

Bu filmi hatırlar mısınız? Ben de bazen düşünürüm.. İnsanlar çıldırmış olmalı diye… Ne kadar gariplik varsa biz insanlarda… Kurban Bayramında her yeri vahşet manzaralarıyla dolduranlar, komşusunu, çocuğunu, eşini gözünü kırpmadan doğrayanlar… Ne kadar iç karartıcı olaylar değil mi? İnsan okumak bile istemiyor çoğu zaman. Oysa bazı insanların gerçeği bunlar…

Sanırım ne kadar şanslı olduğumuzu, elimizdekileri kaybetme noktasına gelmeden anlayamıyoruz. Kendimizi hep eksik, hep çaresiz, hep mutsuz hissetmeye programlanmış gibiyiz…

Oysa, bir dostumun da dediği gibi, kendimizi çaresiz konumuna sokan bizleriz aslında. “Ben yapamam”, “benden geçmiş”, “artık çok geç”, “benim genlerimde yok bu”, “beklentiler çok yüksek”, vs… İnsan binbir bahane yaratabilir işine gelmediğinde. Oysa, tek bir gerçek var ortada… Yapamadığımızdan değil, yapmak istemediğimizden yapmadığımız… Biz insanlar “yapamam” sözcüğüne gereğinden fazla anlam yüklüyoruz, oysa yapmak istediğimiz sürece yapamayacağımız bir şey olduğuna inanmıyorum ben. Çok zorlasak, kırkından sonra balerin bile olunabilir bence. Neden olmasın??

Geçen gün, televizyonda Yılmaz Erdoğan’ı izliyordum. “İnsan kendi hedefleri içinde boğulmamalı” dedi. Çok doğru değil mi sizce de? Yani bir şeye kitlenip kalmamak gerekiyor hayatta. Kırk yaşında bir hanımefendi “Ben balerin olacağım” diye kitlenir, ailesinin tüm birikmiş parasını bale okullarına yatırır, hedefindeki meslekten başka hiçbir şeye önem vermez hale gelirse, değer verdiği insanları teker teker kaybedebilir…

Yani hem ne istediğimizi bileceğiz, hem de istediğimizi ulaşmanın en makul yolunu belirleyeceğiz. Ben size istediğiniz yapın dedim diye, gözü kör kendinizi ortalara atmak yok…

Herkes Sıkı Yönetim Derdinde

Bu grip salgını mahvetti hepimizi… Ne acayip bir şey aslında insanın kontrolü dışında bütün enerjisini yitirmesi, yataklara yatıp kalkamaması, ve elinden hiçbir şey gelmemesi… İnsanoğlunun kontrol arzusuna ve ihtiyacına güzel bir örnek… Daha çabuk iyileşeyim, daha hafif atlatayım diye ilaçlara, vitaminlere, bağışıklık sistemi güçlendirici otlara sarılıyoruz ama ne fayda? Birisi yıllar önce demişti ki: “Grip ilaçsız yedi gün, ilaçla bir haftada geçer.” Doğru gerçekten. Grip olduğunuzda tek çare yatıp dinlenmek. Ama insan bu, kontrolü bırakmak istemiyor, üstüne gidiyor, derken grip onu daha da fena çarpıyor…

Nedir biz insanların bu kontrol düşkünlüğü? Çevremizde olan biteni elimizin, kolumuzun ulaşabileceği alanlara sığdırma çabası… Aslında bu kontrol derdine düştüğümüzde öyle kısıtlıyoruz ki kendimizi… Sınırlarımızı kalın çizgilerle belirleyip, aşmaya bile yeltenmiyoruz…

Belki de güvende hissediyoruz kendimizi, “kader”e hükmedebileceğimizi zannediyoruz. Oysa öyle çok etken var ki “kader” dediğimiz ana başlığın alt maddesi olan… Ve kontrol altına alması mümkün olmayan… Hava durumu mesela, ya da hastalık, daha da kötüsü kazalar, ölümler… Bir de diğer insanların ruh halleri var kontrolümüz altına alamadığımız. Çabalamıyor değiliz aslında… Örneğin birini çok üzgün gördüğümüzde neşelendirmeye çalışırız. Onun o an üzüntüsünü yaşamaya ihtiyacı olduğunu bir türlü kabullenemeyiz, çünkü onun üzüntüsü bizi rahatsız eder, ne yapacağımızı bilemez, ne diyeceğimizi şaşırırız. Durumu kontrol altına alma çabamızda bundandır…

İnsan kendini güvende hissetmek ister. Başının üzerinde bir çatı, önünde yemeği, yanında sevdiği, sıcak bir sobası olsun ister. Bu hem maddi hem manevi anlamda böyledir. Duygusal olarak bu temel ihtiyaçları giderebilmenin en vazgeçilmez önşartıda kontrol edebileceğimiz ve yönetebileceğimiz bir ortamdır.

Kimi insan sonsuz çabasıyla, en ince ayrıntılara dahi dikkat ederek, kimseyi unutmadan, herkeste bir etki yaratmaya çalışarak kontrol sağlamayı dener. Kimi insan ise, “rahat”tır, “bana fark etmez” der… Bu insanlar da “etkisiz-tepkisiz” felsefesine dayanarak kontrol kurarlar. Bir diğer deyişle, her etkiye bir tepki doğuyorsa çevreden, ve sen hiçbir etki yaratmıyorsan çevren üzerinde, çevrenin de sana hiçbir tepkisi olmaz, dolayısıyla sana ilişmez ve sen kimsenin karışmadığı dünyanda kontrolünü sağlamış olursun.

Hangi tür kontrol çabasının kime daha iyi geleceği bilinmez ama her insanın ikisinden birine kaydığını ve bu yolla huzuru aradığını söyleyebilirim.

Niyetimiz iyi aslında. Huzur arıyoruz. Her etkeni kontrol altına alarak, sıkı yönetim ilan etmeyi becerirsek ve herkes ve herşey tam bizim istediğimiz gibi, bizim istediğimiz şekilde var olur ve davranırsa, sonunda arkamıza yaslanıp rahat bir nefes alabiliriz sanıyoruz.

Ama denklem çakışıyor… Çünkü huzura giden yol olarak seçtiğimiz sıkı yönetimde, kontrol çabası arttıkça huzura olan uzaklığımız da artıyor. Ne kadar çabalarsak aslında huzurdan o kadar uzaklaşıyoruz. Çözüm?

Çözümü basit, kontrol için savaşmayı bırakmak, olanı olduğu haliyle kabullenmek ve değiştirmek istediklerimizi başkalarına zorla uygulatmaya çabalamak yerine kendi üzerimizde uygulamayı denemek. Bir düşünün… Sizce de demokratik bir ortam sıkı yönetimden daha huzurlu olmaz mı?

 

Of! Dünyaya dönme vaktim geldi mi yine???

Ben arada bir kaçarım hayattan, “pause”a basar, hiçbirşey yapmam. Günlük gerekliliklerin dışına asla çıkmam. Bolca dinlenirim, içimde ne duygu varsa rahat rahat yaşarım. Sonra bir gün gelir çatar o an… Zaman öyle hızlı akmıştır ki etrafımda, daha fazla durmayı kaldıramaz hayatım ve isyanla beni geri çeker içine…

Aslında benim bu ertelemelerim hayatı sevmediğimden değil, zaman zaman ürktüğümden…

Çoğumuzda vardır bu erteleme huyu. Ve bugünün işini yarına bıraktıkça daha da büyür gözümüzde, daha da yapması zor bir hal alır… Öyleyse neden erteler insan?

Çok düşündüm bu sorunun cevabını… Bazen mükemmeliyetçilikten. Yaptığının ve yapacağının asla yeterli olacağına inanmadığından, korkar, gerilir insan bir sorumluluk aldığında ve erteler durur, o kendini yargılama anı hiç gelmesin diye.

Bazen de gelişmemiş özgüvenden. Mükemmeli aramıyordur belki insan ama beğenmek ve beğenilmek ister bir iş yaptığında… Hayatı boyunca, özellikle gelişim çağlarındayken takdirden yoksun kalmışsa, yaptığı iyi şeyler hiç övülmemiş, yaptığı en ufak hata ise gözüne sokulmuşsa, iş bitirmekten korkar hale gelir. Bilinçaltı, yaptığı her işte bir hata olacağına ve asla karşı tarafı mutlu edemeyeceğine inanır. Dolayısıyla denemeye bile yeltenmeden erteler durur.

Aslında açıklayınca hemen çözülebilecek bir sorun gibi görünüyor bu erteleme huyu. Ama insanın en derinlerine işlenmişse bu “mesaj”lar, onların üzerine yenilerini yazmak zaman alıyor. Ve tabi bolca da pratik yapmak gerekiyor.

Ben, bazen kendimi daha bir zorlamaya ve savaşmaya müsait oluyorum. O güçlü ve dinç dönemlerimde üzerine gidip, ertelemeden, hemen o an halletmeye çalışıyorum yapacaklarımı…

Bazen de bir türlü dizlerimi kırıp, oturamıyorum işimin başına… Böyle zamanlarda kendime “pause” hakkımı tanıyorum ve gücümü topladığımda hayat denen yarı keyif yarı savaşın içine yeniden giriyorum…

Zaten en önemlisi en ağır eleştirmenimiz olan kendimizi bu konuda eğitmemiz ve kendimize kendisine anlayış göstermesini sıkça hatırlatmamız… Kalan taşlar da zamanla elbet yerlerine otururlar…

Döndüm ve döndüğüm gibi sorgulamaya başladım… Galiba hiç değişemeyeceğim…

Sosyoloji hocam hep derdi ki: “Yanı başınızda kedi doğursa farkına varmazsınız.” Düşündüm, hak verdim ve hep farkında olarak yaşamaya çabaladım hayatı… Ama istemeden de olsa insan bir girdabın içine giriveriyor büyüdükçe. Eskiden zevkle yaptıklarımı yapamaz oluyorum, gittiğim yerler değişiyor, arkadaşlarım durumuma göre şekilleniyor… Kısacası zamana yenik düşüyorum. Sonra birden bir an geliyor ve yeniden farkına varıyorum duyularımın… Evet, duyularımın…

Duyarsızlaşmanın en can yakan yanı duyuları yitirmek olsa gerek. İnsanın ne tadı ne tuzu kalıyor… Sıradanlaştıkça hayat, sıradanlaşıyor deneyimlerimiz…

Toplu taşıma aracındayım, etrafımdaki insanlara bakıyorum. Hepsi ayrı bir alemde… Hepsi bambaşka yönlere doğru… Dalıp gidiyorum. Akan zamana, değişen benliğime, bende kalan ve benden alınanlara takılıyor aklım.

Her yaşadığımız bizi değiştirmek zorunda mı? Ve geçirdiğimiz her değişim istemimiz dışında bizi savurmak zorunda mı?

Bilemiyorum

Bazı insanlar kaskatı olduklarını iddia ederler. Derler ki: “Ben etkilenmem, üzülmem, gereğinden fazla sevinmem de… Dozunda yaşarım herşeyi.” Peki neden benim gibi bazıları da bir şeyi yaşadı mı sonuna kadar yaşarlar? Üzülmekse dibine vururlar kederin, sevinmekse dünyayı unuturlar neşelerinden, ve değişmekse eskiyi atıverir yepyeni biri oluverirler bir anda…

Belki de bu da bir ilüzyon. Aslında insan değişmiyor da, değiştiğini sanıyor… Değişimi takip ederek yenilendiğine inanıyor. Ama aslında eskiden neyse o… Tüm atasözleri ve deyimler de bunu iddia etmez mi zaten? İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur, eski tas eski hamam, vs

Yani sonuç olarak ben değiştim mi değişmedim mi?

Aslında bu soruyu kendime değil, hayatıma yakından tanık olanlara sormak lazım… Geçen gün bir arkadaşım bir yorum yaptı benim hakkımda… İnanamadım beni bu kadar iyi tanıdığına. Demek ki ben hala “Ben kimim?” sorusuyla günlerce kafa patlatsam da, beni benden iyi tanıyanlar biliyorlar genel hatlarımı, hatta kimi zaman detaylarımı. Keyiflendim tanındığımı fark edince…

İnsanoğlu… En büyük isteği sevilmek, değerli bulunmak… Bunun da en güzel göstergesi ve getirisi, birinin sizi ne kadar iyi tanıdığını ve özellikleriniz doğrultusunda sizi mutlu etmek için ne yapacağını çok iyi bildiğini görmek…

Yine insanlara döndü konu. Ama bu sefer hiç şaşırmadım… Çünkü artık biliyorum: Yalnızlık iyi hoş ama, olmuyor insanlar olmadan… İnsan, etrafındaki insanlarla çoğalıyor, tamamlanıyor ve tabiri caizse değişiyor