Anne, baba, size benziyor muyum?

What do you think?!@#*

 

“Sevmediğim biri”ne bir ışık yaktım dün gece… Ve gerisi kendiliğinden geldi… Anladım ki, önyargılarımı rafa kaldırıp, at gözlüklerimi masama koyup bakarsam karşımdakine, onun nasıl biri olduğunu daha net görebilirim. Hatta, kim bilir, onu sevmeye bile başlayabilirim.

Hepimizin hayatında vardır katlanamadıklarımız, sinir olduklarımız, kıskandıklarımız, moralimizi bozanlar, ruhumuza iyi gelmeyenler… Hiç düşündünüz mü neden o insanı tanıma fırsatı bile bulmadan, ilk görüşte “sevmediklerimiz” kategorisine ekleriz? Çünkü, o insanı, farkına bile varmadan, geçmişte tanıyıp, sevmediğimize kanaat getirdiğimiz birine benzetiriz.

Bazen bir mimik, sıkça kullanılan bir kelime, konuşma tarzı, duruş, tavır bile yeter… “Sinir oldum ona” deriz. Aslında o, bize, sinir olduğumuz birini anımsatır. Bilinçaltımız o sinyalı aldığında anında devreye girer. Ve beynimiz öyle hızlı iletir ki bunu bilincimize, biz ne olduğunu anlamadan, o insandan “negatif elektrik” almış oluruz.

İnsan olarak geçmişimizden etkilenmememiz söz konusu bile olamaz. Geçmiş bizim tahminimizden çok daha derinlerde bir yerlerde, sandığımızdan çok daha koyu karakterlerle yazılmıştır zihnimize ve kalbimize…

İlişkilerinizi düşünün… Karşı tarafın sizde eleştirdiği yönlerinizi bir geri sarıp irdeleyin. Sonra da bir düşünün bakalım, size tanıdık geliyor mu bu özellikler… Bence ailenizde birinde bunların çok benzerlerini bulacaksınız.

Sonuçta çocuk dünyaya bomboş, beyaz bir perde olarak gelir. Ve her yeni gün, her yeni deneyim üzerine yeni bir nakış olur. İstesek de istemesek de her yaşta, her dönemde, hamurumuz yoğrulup son halini alana kadar ,çevreden oldukça etkileniriz. Bizi etkileyen çevresel faktörlerin en başında da elbette anne ve babamız ya da bizi yetiştiren kişiler gelir. Onların bir sözü, bir hareketi bizim için tahminimizden çok daha etkili olabilir.

Çocukken insan dünyaya karşı güçsüz, ufak, etkisiz hisseder kendini. Öyledir de aslında. Kendi kendine yetemez hiçbir çocuk. Hayatta kalmak için muhtaçtır ona bakacak olanlara. Bu dengesizliğin getirisi de işte az önce bahsettiğimiz etkileşimdir.

Peki bunun zararı neresinde? Şöyle düşünelim. Diyelim ki annemize, babamıza, ya da bizi büyüten kişiye oldukça benzedik… Ya onları beğenmiyorsak? Ya hareketlerini, seçimlerini, hayat tarzlarını doğru ya da kendimize uygun bulmuyorsak? Mecbur muyuz onlara benzeyip, onlarınkine benzer hayat çizgileri oluşturmaya?

Tabi ki hayır! Ama bunun için çaba sarf etmeliyiz. Aldığımız kararları, attığımız adımları finale varmadan yeniden gözden geçirmeliyiz. Bir de kendimize dönem dönem şu soruları sormalıyız: “Şu an yaptığım şeyi gerçekten istiyor muyum? Bunu kendim için mi yapıyorum? Bu yaptığım beni mutlu edecek mi?” İşte bu soruları net olarak yanıtlayabildiğimizde, geçmişin olası olumsuz etkilerini oldukça azaltabilmişiz demektir…

Sevgi Dilleri

“Niye yazmıyorsun? Çok ara verdin!” dediler, kızdılar bana… Bir anda içim cız etti ve yazmayı ne kadar özlediğimi düşündüm…

İnsan bir şeyi, birini, bir yeri ne kadar çok sevdiğini neden illa uzaklaşınca anlıyor? Ya da daha kötüsü neden kaybedince kıymet biliniyor?

Çok sevdiğiniz birini düşünün… Onunlayken aslında ne kadar huzurlu ve mutlu olduğunuzu… Ama bunu durup düşünür müyüz hiç? Hayır! Ancak işler yolunda gitmediğinde, mutluluğun yerini kavga, kargaşa, ayrılık aldığında aklımıza gelir güzel günlerin aslında ne kadar da güzel olduğu…

İnsanız işte. Doğamızda var. Bir şeyi elde edene kadar delice isteriz, takıntı haline getiririz. Zaman geçipte, elimize geçirince bir anda kanıksayıp, varsaymaya başlarız. Daha da zaman geçince iyice görmez, işitmez, hissetmez oluruz. Sonunda da ya anlamını yitirir bu şey ya da onu kaybeder, kafamızı vuracak duvar arar dururuz…

Benim içimi en acıtanı sevgiyi kaybetmek. Başka herşeyi günlük koşuşturmacalar içinde gözden kaçırmaya razıyım da iş sevgiye gelince, benim için kurallar değişiveriyor birden. Sevdiklerim, en azından gün aşırı, onları ne kadar sevdiğimi hissetsinler isterim. Ya bir dosta yardım eli uzatarak, ya sevgilinin dudağına sıcak bir öpücük kondurarak, ya anlayış dolu bir bakışla, ya gözyaşlarına boğulduğunda ağlayacak omuz olarak, ya hatrını sormak için arayarak…

Aslında sevgiyi göstermenin öyle çok yolu var ki… Dr. Gary Chapman bunları beş kategoride (Sevginin Beş Dili – http://www.fivelovelanguages.com) toplamayı başarmış. Hatta onun söylediğine göre, herkeste her kategoriden bir parça olmasına rağmen, asıl baskın olan temel bir sevgi diline sahipmişiz. Ve ilişkilerdeki en büyük geçimsizlik kaynağı kişilerin sevgi dillerinin birbirine uymamasıymıs. Mantıklı değil mi?

Merak edenler için yazmadan geçemeyeceğim. Bu beş sevgi dili nedir? Birincisi sevdiğiniz kişiye vakit ayırmanız ama bütün dikkatinizin onun üzerinde olacağı şekilde. Örneğin odada bir televizyon varsa o kapatılacak, konuşulana odaklanılacak ve bölünmelere mümkün olduğunca izin verilmeyecek. İkinci dil hediyeleşmek. Sevdiğiniz kişiye onu düşündüğünüzü gösterecek sevgi sembolleri vermek. Üçüncüsü bir servis sunmak. Yani sevdiğiniz birinin bir işini içinizden gelerek, söylenmeden, gerçekten isteyerek halletmek. Dördüncü sevgi dili, sözel olarak sevginizi, ilginizi, desteğinizi ve beğeninizi belirtmeniz. Sonuncusu ise fiziksel dokunuş. Hiç fark ettiniz mi kimi insan sırt sıvazlamayı, baş okşamayı, elele yürümeyi diğerlerinden daha çok sever ve yapar… İşte o insanların baskın sevgi dili fiziksel dokunuştur.

Siz hangisini kendinize daha yakın buldunuz?

Daha da önemli olan soru, sevdiğiniz kişinin sevgi dili hangisi? Unutmayın onun sizin sevginizi daha net görebilmesi için anladığı dilden göstermeniz gerekiyor…

Bence hepimiz birer kırmızı iplik bağlayıp sevgimizi daha sık göstermemiz gerektiğini kendimize hatırlatmalıyız. Sonuçta işin ucu bizi de mutlu edecek. Çünkü sevildiğini hisseden size de hissettirecektir… Ne dersiniz?

 

Sevginizi gösterin...

İşte başarının formülü: Plan + Zaman + ½ Cesaret + 1/3 Umut.

İnsan özgür olduğunu hissettiği kadar özgür bence. Baktığınız zaman toplumda bizi kısıtlayan, bir kutunun içine sığdırmaya uğraşan ve limitlerimizi daha da daraltan öyle çok etken var ki… En başta sosyal bir varlık olmanın getirileri… Çok yüksek sesle konuşamazsın, istediğin kadar açık giyinemezsin, istediğin gibi şapırdatarak yiyemezsin, istediğin yoldan gidemezsin… Bunları yemeğimi illa şapır şupur yemek istediğimden değil, belli sınırlar içine girmekte çok zorlandığımdan yazıyorum. Bunu ne kadar değiştirebiliriz bilemiyorum. Ama en azından içimizdeki hisle ve kafamızdaki düşünceyle kendimizi özgür olduğumuza inandırıp, biraz daha huzurlu devam edebiliriz günümüze.

Bunun en önemli örneklerinden biri Viktor Frankl’dir. O, Nazi kampı günlerinde yüzyılın en başarılı düşüncelerinden birini ortaya atmıştır. “Bedenimi ne kadar esaret altına alsanız da, kafamın içini kontrol edemezsiniz. Ve ben orada istediğimi düşünmekte ve düşlemekte özgürüm.”

İşte bu çok umut verici. Hayatta öyle çok zaman ve durum oluyor ki kendimizi kukla gibi hissettiğimiz, bu işin içinden çıkıp çıkamayacağımızı bilemediğimiz. Aslında herşey insanlar için. Biz istedikten sonra herşey mümkün. Ve bedenimiz bir durumun zorunluluklarının içinde ne kadar sıkışmış olursa olsun, uçsuz bucaksız bir hayal dünyasına ve düşünme gücüne sahibiz. Bu da insan olarak en büyük avantajımız.

Sadece zaman gerekiyor. Ulaşmak istediğimiz hedefi kafamızda belirledikten sonra, bedenimizi o noktaya taşımak için biraz zaman… Ve önümüze çıkacak duygusal ve fiziksel zorlukları aşmak için biraz cesaret, çok az da umut…

Ben, gerçekten çok istersek, herşeyi başarabileceğimize inananlardanım. Çünkü insanların yürekten istedikleri şeyler uğruna yapabileceklerini gördüm. Engeller elbette var ve olacak da… Engelsiz bir hayat herhalde ancak masallarda var. Ama önemli olan o engelleri aşmayı istemek. Sonra insan bu engeli aşacak bir yol buluyor mutlaka. Yeter ki kararınızı vermiş olun. Yapmak istediğiniz şeyden emin olun. O zaman inanın hiç kimse duramaz önünüzde…

Arife tarif gerekmez.

Birine yol sorsam nasıl tarif ederse, hayatı da öyle tarif etsinler istiyorum. Bazen dönemeçler arasında kayboluyorum ve hangi yola sapmam gerektiğini şaşırıyorum. Keşke annemin, babamın ya da çok güvendiğim birinin çizdiği bir harita olsa sıkıştığımda açıp bakabileceğim.

Büyükler hep anılarını anlatır durur. Bazen sıkılarak, bazense hevesle dinleriz… Hepsinde bambaşka hayatlar, bambaşka tecrübeler gizlidir. Ama asıl hüner, kendimizin ileride anlatacağı hikayeleri bugünümüze sığdırabilmek…

Aslında işin sırrı yaşamayı yürekten istemek. Bunun içinde umut gerek… Umut içinse olumlu bakabilmek…

Dizginleri ne kadar elinize alıp, sımsıkı tutsanızda, aslında hayat bizim dışımızda akıp gidenler bütünü. Yaşadıklarımız hep sürpriz sonuçlarla, tahmin edemeyeceğimiz sahnelerle ve aklımızın alamadığı tesadüflerle dolu.

Yaşananları olduğu gibi kabul etmek ve olumsuzluklar karşımıza çıktığında, ki bu kuvvetli ihtimal, olaylara tatlı dille, pozitif bir tutumla ve çok etkilenmeden yaklaşabilmek gerekiyor.

Kolay değil elbette. Özellikle de bu kadar negatiflikle, ölümle, savaşla, tartışmayla, grupların birbirine isyanıyla, suçlarla, birbirinin üzerinden prim yapma savaşındaki insanlarla dolu bir dünyada… Ama denemek gerek ve yılmadan pratik yapmak.

Onlar ne kadar kötüyse biz de o kadar iyi olarak… Onlar ne kadar namussuzsa biz de o kadar dürüst olarak… Onlar ne kadar çıkarcıysa biz de o kadar bonkör olarak…

Sonuçta dengelerin iyice sapıtmasını istemiyorsak, dengelemeye bir yerden başlamalıyız.

“Kötülere bir şey olmaz” diyenlere kulak asmadan, inancımızı yitirmeden, yürüdüğümüz yolda devam ederek… Bilmiyorum, kulağa çok mu safça geliyor? Belki de çocukça… “Pay It Forward” filminde olduğu gibi, siz üç kişiye iyilik yapacaksınız, onlar üçer kişiye, onlar da üçer kişiye, derken dünyayı iyilik kaplayacak… : )

Hayali bile güzel bence… Ben şansımı deneyeceğim…

“Carpe diem”

Arkadaşlar ne içindir? Niye arkadaş edinir insan? Ne büyük ihtiyaç değil mi sosyalleşmek. Küçüklüğümüzden beri söylenir, öğretilir. İnsanların huyuna git, uyumlu ol, sevil, düşünceli ol… Peki belirleyen nedir kiminle arkadaş olacağımızı? Ortak ilgi alanları mı? Benzer aileler mi? Benzer ortamlar mı? Hangi bileşenler etkileşir de biz arkadaş oluruz… Daha da önemlisi, hangi etkenler sayesinde dost oluruz?

Birçok arkadaşı olabilir insanın, ama kaç tanesi kalır büyüdükçe? Kalanların içinden de kaç tanesinin yanında gerçekten çok huzurlu, mutlu, hesapsızca kendimiz olabiliriz?

Ben arkadaş edinmekte zorlananlardanımdır. Kolay kolay açılamam, perdelerimi hemen indiremem… Zaman alır bir insanı dünyama almam, benimsemem… Bu kadar aşamalı bir birliktelikten sonra da, ya o insan benim hayatımda kalmaz, uçar gider, ya da dostum olur. Yani, o ara etabı yakalamakta, onun keyfini sürmekte gecikirim hep. Ondan bu merakım…

Nasıl olur da insanlar az tanışsalar da, güvenmeye başlamamış olsalar da, otururlar, konuşurlar, dertleşirler ya da gülerler, keyif çatarlar? Ben gerilirim tanımadığım ortamlarda.

Bir tanıdığım zamanında, “Ben tanımadığım insanlarla yemeğe gitmem.” demişti. O zaman çok garip gelmişti söylediği… Ama yaş ilerledikçe hak verir oldum. İnsanlarla geçirdiğim zamanları doya doya, tereddütsüz, keyfin zirvesine vurarak geçirmek, yaşamak istiyorum. Bu kadar keyif alabilmemin tek yolu da samimi olmak ve yanında kendimi rahat hissetmek. Yani dostlarımla olmak…

Ama her insandan dost olmuyor tabii. Zamanla onlarda eleniyor ve iyice parmakla sayılacak kadar az insan kalıyor doğum günü partime çağıracak.

Bu da bir tercih tabii. Benden çok farklı yaşayan ve bu konuya benden çok farklı yaklaşan insanlar da var. Onlar bir yandaş, bir paylaşacak can olduğu sürece, yeni bile tanışmış olsalar, keyif alabiliyorlar anlarından.

Belki de öyle yapmak gerek… Daha çok geyik, daha az felsefe… Kim bilir… Belki de mutluluk gerçekten anı yaşamakta, kiminle, nerede, ne yaparken olursa olsun…

 Carpe diem...

Tüketici Toplumu

Bir ada olsa, ruhu yorulmuşlar bir süreliğine oraya sığınabilse… Hayat aslında bize küçükken anlatıldığı kadar basit değil. Öyle çok taş, öyle çok kaya çıkıyor ki insanın karşısına… Keyiften çok eziyete dönüşüyor yolda yürümek.

Ya rolünü kabullenip, kaptırıp gideceksin günlük işlere, ya da debelenip duracaksın hiçlik okyanusunda…

Başka seçenek var mı acaba? İnsan arada bir dursa, eğlense, düz bir mutluluk çizgisinde atsa kalbi, sonra yine karmaşanın içine girse, ve sakinliğin değerini anladığında, huzurlu bölgesine geri dönebilse… Çok mu şey istiyorum?

Ben dahil çevremdeki herkesin kendine göre dertleri var. Kedim bile yemeğinin saatli verilmesinden şikayetçi… Demek ki sadece biz insanlar değil, etrafımızdaki tüm canlılar yetinme yetisinden yoksun.

Elimizde ne varsa, tamam, iyi hoş diyoruz ama, sonrasında hep başka şeylere kayıyor aklımız. Ne garip…

Geçenlerde dertleşirken bir arkadaşım sormuştu: “Hiç mutlu insan yok mu?” diye… Yok galiba… Mutluluklar var elbette, mutlu anlar, mutlu günler, mutlu dakikalar. Ama genele bakıldığında herkes bir mutsuzluk bulutunun altına tıkılmış, dünyayı gri gözlüklerle görmeye başlamış…

Büyük dertler var aslında. Onları es geçemeyeceğim. Ölümler, kayıplar, boşanmalar, ayrılıklar, hasret, hastalık, vs… Ama ya onlarında olmadığı günlerde, haftalarda karnımıza saplanan kasılmalara, başımıza inen ağrılara ne demeli?

Bu kısır döngüden nasıl sıyrılacağız merak ediyorum.

Bir tüketici toplumu kavramını attılar orataya… Tüketip bitirmeye odakladılar hepimizi… Bizler de koyun misali, sürüklendik gittik bu firkin peşinden. İşin acı yanı, sadece malları, eşyaları değil, insanları, ilişkilerimizi, duygularımızı da hızlıca tüketir olduk…

Sonu nereye varacak bilemiyorum. Ama bir an evvel gözümüzü açsak iyi olacak…

Kızınca…

Hayat “beklenmedikler”le dolu… Kimi zaman mutluluk verici, kimi zamansa üzücü… En çok da sevdikleriyle arasına giren dikenler üzüyor insanı. Kavgalar, uyumsuzluklar, sarf edilen iğleneyici sözler… 

Neden insan kendine en yakın olanları en çok üzer? Neden sokaktaki satıcıya gösterdiği güler yüzü, en yakınındakinden esirger çoğu zaman? Bu kadar mı zor alttan almak? İlla altta kalanın canı çıkacak, eyvah, hemen üste çıkmalıyım mı demeli insan?

Keşke bir filtremiz olsa ve bir düğmeyle devreye girebilse. Hatta daha da iyisi, biz sinirlenince, nabzımızdan anlasa ve kendi kendine devreye girse de söylediklerimizin ucu sivri olanları karşı tarafa hiç geçmese.

İnsan bu… Vazgeçer mi? İlla savaşacak… Boşuna dememişler, söz gümüşse, sükut altındır diye… En zoru susmak. Çünkü susmanın altında yatan çok rahatsız edici anlamlar var. Susarsan eziksin, susarsan tepene çıkarlar, susarsan hakkını yedirmiş olursun, susarsan sesin çıkmaz olur, susarsan sınırlarını koruyamazsın…

Peki ya susmazsan? Bunu düşünsek bir dahaki kavga başlangıcında… Susmazsan can yakacaksın, susmazsan sonra çok pişman olacaksın, susmazsan araya buzlar girecek, susmazsan sinirleriniz iyice gerilecek, susmazsan kavga büyüyecek, susmazsan kalpler kırılacak…

Ama o kızgınlık anında herşeyi bir kenara iter insan. İmkansız görünür sakinleşmek. İnsanın bedeni titrer, kasları gerilir, gözleri nemlenir, başı ağrımaya başlar, şakakları zonklar, sinirden yerinde oturamaz olur ve garip, negatif bir enerji depolanıverir beynine… Ve bu enerjiyi bir şekilde boşaltması gerekir insanın. İşte benim sorum, bunu karşımızdakinden başka boşaltacak bir araç yok mu?

Yastık yumrukla, yastığa kafanı göm çığlık at, kafanı dağıt, hiç olmadı uyu, birini ara bağıra çağıra durumu anlat, yürüyüşe çık, spora git, yemeğe yumul, kafanı dağıtmak için kitap oku, televizyon seyret, duşa at kendini, camdan dışarıyı izle… Ama karşındakine bağırma… Hararetini onun kalbini kırarak dindirme. Çünkü bunun sonrası çok acı oluyor. İnsan öyle bir pişman oluyor ki yaptıklarına… Hiçbir özür onaramıyor “can kırıkları”nı… 

Boğaz yedi boğumdur demiş Çinliler… Siz siz olun, yedi kere yutkunun bağırmadan…

Dost

Hayatın kolayca çözülebilen bir denklemi olsa ne güzel olurdu. Keşke bilebilseydik kaç artı kaç eşittir arkadaşlık, aşk, mutlu evlilik, dostluk, keyif, huzur, mutluluk. Ne kadar kolaylaşırdı işimiz… 

Sonra bir de, bu denklemi bireyselleştirmemizi sağlayan bir sistem olsaydı. Herkesin kişisel özelliklerini bilgisayara girip, birbirleriyle denkleştirseydi insanları. Böylece hiç o ilk aşamaları kat etmeden, sınama yanılma yoluna başvurmadan, rahatça toplayabilirdik insanları etrafımıza.

Ne zor güvenmek… İnsan kendine bile güvenemezken, diğer insanlara nasıl güvenecek? Ve malesef insanlar bunu değiştirmek adına hiç bir adım atmıyorlar. Etrafımızda her gün dolandırılan, aldatılan, hiçe sayılan onca insan varken, nasıl bırakacağız kendimizi bir başkasının kollarına?

İşte yalnızlık da buradan çıkıyor zaten. Güvenmediğinden soyutluyor insan kendini, zamanla eliyor etrafındakileri ve yenilerini sokamıyor küçük, değerli dünyasına. Sonunda bir bakıyor, yapayalnız kalakalmış o küçük dünyanın orta yerinde. 

İnsanın ruhsal anlamda sağlıklı olabilmesi için, en azından, güvenebildiği bir kişinin bulunması gerekiyor hayatında. Hani yanında kendimiz gibi olabildiğimiz, kendimizi hiçbir kısıtlama altında bırakmadığımız insanlar vardır ya… İşte onlardan mutlaka bir adet edinmemiz gerekiyor. Aksi halde, insan gerçekten çok zorlanıyor hayatla baş ederken…

Benden söylemesi…

 Herşey göreceli... ;)

Yenilik

Hayattan kopmamak için yeni insanlarla tanışmak, yeni dünyalara adım atmak, yeni şeyler denemek gerek… Peki bizde bunu yapacak cesaret var mı?

Okul yıllarından başlar gruplaşmalar. İnsan, kendine benzeyen birilerini bulur ve onlarla sessiz bir anlaşma yapmışçasına beraber gezmeye, beraber yemeye, beraber bir yerlere gitmeye ve beraber hareket etmeye başlar. Zamanla yeni birileri zorda olsa eklenebilir bu gruba. Ama sonuç hep aynı… Birileri elenir, birileri eksilir ve kalan küçücük insan topluluğunun içinde, hep aynı sohbetleri yaparken bulur insan kendini.

İnsanın tanıdıklarının yanında tanımadıklarına da şans vermesi neden bu kadar zor? Neden ürker insan bilmediklerinden?

Oysa yenilik taze kandır. Tüm sistemini temizler insanın. Yeni ufuklara açar gözünü ve sürpriz anlar yaşatır.

Bir sonraki anımızı tahmin etmek iç rahatlatıcı olabilir ama sıkıcıdır da aynı zamanda. Bazen bilinmez birşeylerin içine dalmak keyif verir insana. Ama nedense çok zorlanırız yeni ortamlara girerken…

Belki de sevilme ve beğenilme arzumuzdan yaklaşmayız yeni insanlara. Sonuçta, grubumuzdaki insanlar artık bizi tanımıştır ve bunca seneyi birlikte geçirdiğimize göre, bizleri olduğumuz gibi kabul etmişlerdir. Neden riske atalım ki bunu? Sonuçta işin ucunda iyi bir sonuç olabileceği gibi, yüz kızartıcı ya da gurur kırıcı bir reddedilme de yaşanabilir.

Zaten risk almak zor gelir çoğu insana. Hep aynı dairenin etrafında dönmek daha kolaydır. Ama o zaman sıradanlaşır hayat. Hedeflere ulaşılır zamanla, mesafeler kat edilir, ve durduğu bir noktaya gelir insan. Ondan sonrası düzlüktür.

Gerçekten dümdüz bir çizgi olarak mı yaşamak istiyoruz hayatı? Bence bunu biraz sorgulamak gerek. Gri bir sayfa mı? Yoksa farklı renklerle farklı desenler karaladığımız bir anı defteri mi? Hangisine benzesin isteriz hayatımız?

İnsanları bunalıma çeken girdap…

Kendimi toplamam gerekiyor ama kaybolmuş durumdayım… Neredeyim, kiminleyim, ne yapıyorum, neden yapıyorum farkında değilim… Zamanın akışına hayret ederek dönüp duruyorum aynı boşlukta. Günlük işleri anlık zorlamalarla tamamlayıp, anında geri dönüyorum hulahupumun içine. Döndürdükçe başım da dönüyor aslında. Ama umursamıyorum. “En azından hissediyorum” diyorum. Hissizleşiyorum da çünkü aynı zamanda. Ne sevgim kalıyor, ne neşem, ne doyasıya yaşadığım gözyaşlarım.

Biri gelse beni çekip çıkarsa diyorum. Şarkılardan medet umuyorum. Aynı albümü saatlerce döndürüyorum belki bestelerine hayatı katmış insanlardan bir cevap alırım diye.

Olmuyor… Ne kadar çabalarsam çabalayayım, ne yaparsam yapayım kalkmıyor üzerimde outran fil. Öyle ağır ki… Canım yanıyor, kıpırdayamıyorum…

Yatıyorum yatağa ama uyuyabilene aşk olsun… 

İçimde öyle bir hiçlik dönüp duruyor ki… Anlatmaya nereden başlayacağımı şaşırıyorum. Sanki aynı hikayeleri sil baştan yaşayıp duruyorum ve artık öyle tanıdıklaşıyor ki hikayeler, hiçbirşey hissetmez oluyorum. Hiçbir anlamı kalmıyor yaptıklarımın.

Filmlere, dizilere, hayallerime başvuruyorum ama değişen bir şey olmuyor. Bir türlü farklılaşmıyor hayatım. Hep aynı şarkıyı besteleyip, yeni albüm çıkardığını sanan şarkıcılara benzetiyorum kendimi… Her kurduğum cümle bir öncekine benziyor. Korkunç bir kabusun ortasında, içinden çıkamadığım bir labirentte, süremin azaldığını bilip stres olmuşum gibi yaşıyorum hayatı.

Gözüm hep kapıda… Sanki birilerini bekliyorum. Gelen giden yok ama, her araba farında hopluyor yüreğim.

Dikkatsizleşiyorum ve sakarlaşıyorum zamanla.

Biri bir nokta koysa bu yazıya bitecek ama benden çıkmıyor o cesaret.

 

Böyle düşündüğünüz anlarda, tavsiyem, derin bir nefes alın ve sizi mutlu edenleri düşünün. Sonra da kendiniz için güzel bir şey yapın. Herkes zaman zaman böyle sürüklenir gri bulutların içine… Önemli olan zamanında kafanızı dışarıya çıkarıp, temiz hava almaktır!