Kelimeler Az Kaldığında…

Sana giden bu yolda beni geride tutan şey ne? Yüreğim güldür güldür akmak isterken, beni durduran ne?

Nasıl yandığımı görüyor musun? Hissediyor musun? Ölmek gibi senin yolunda yanmak… Anlamadan döne döne dolanmak bu sevdada… Bu sokakları arşınlamak bilmeden, bilmeye gerek duymadan.

Senin yolunda yanmak aşık olmak gibi. İsteyerek bilerek acıtmasına izin vermek. Senin yolun sevdiğim, benim yolum bundan böyle…

Dalgaya karsi

Kalbim Kalbindir, Kalbin Kalbimdir

Ne kadar yalnız kalmışız bu yaşamda… Vermek cepte sayılmış çoğu zaman da, almak hiç konuşulmaz olmuş.  Alamadığında gerçekten verebilir mi insan? En sık yaptığım şeylerden biri sevmek olmuşken, sevilmeye hayatımda hiç yer kalmamış. O yüzden beni sevmeye çalışanlar çıksa da karşıma, sevecek birini bulamamışlar karşılarında. ‘‘Kimse beni sevmiyor,’’ diye ağlar olmuşum zamanla.

Aslında aşkı saklayan gözlere hiç gerçeğimle dönüp bakmayı becerememişim. Bilememişim işte… Nasıldır sevilmek? Sevgiyi hep karıştırmışım kıskanmakla, acı çektirmekle, acımakla, yemeden içmeden kesilmekle, tek olmakla… Aslında sevgi akışkanmış ve de zamansız… Günü, gecesi yokmuş sevginin. Ben sevgiyi hep gecelere sıkıştırmışım; koskoca gündüzleri hiçe sayarak zoraki nefeslerle yaşamışım…

Bir dost çıkmış karşıma. Tepeden tırnağa gündüzmüş. Onun gözlerinde ilk kez görmüşüm güneşin parlaklığını ve onun cesaretiyle keşfetmişim güneşe bakmanın yolunun yalnızca bir gözlük takmaktan geçtiğini…

Yalnızmış o bu yolda. Yanına almamış beni… Öğrettikleriyle öğrenmişim sevgiyi, sonra arkasından bakakalmışım. Uzaklaşırken onun dökemediği ne kadar yaş varsa gözlerimden süzülüvermiş. Akıttığım her gözyaşı o olmuş, silememişim… Yanaklarımdan inen her damla, sevgiye benzemiş. Akmış gitmiş.

Sonra bir gün zamansızlıkla tanışmış yüreğim. Teslimiyeti tatmışım o dostun kollarında. Bir an için başımı omzuna salıvermişim. O an sevginin zamansızlığı çalmış kapımı. Bugün sevilen yarın unutulmazmış ki… Meğer sevmek tam yapılan bir şeymiş. Bir kere sevdin mi derinlerden, o ağaç kök salarmış ömrüne… Bir defa buluştu mu o gözler, sığ bakmak merdiven altına saklanırmış.

Gerçek sevgi binip gemilere gidenlerin ardından söylenen ağıtlarda yankılanırmış. Yürekler yer değiştirirmiş meğer. Senin yüreğin bende atar, benimki senin can evine yerleşirmiş. Gözlerden akan her damla korurmuş o yüreği kırgınlıklardan. Güven varmış gerçek sevgide, şefkat, anlayış, pırıltı, huzur ve bereket. Çoğalırmış sevgi paylaştıkça…

Şaştım kaldım bu işe…

Seni bu kadar sevebileceğimi ve senden mütevellit kendime doymamacasına bakabileceğimi bilseydim evvelden; çok daha erken başlardı bu masal… Ama o zaman zamansız olmazdı, değil mi? Zamansızlıktan baktığında belki de benim bildiğimden de erken başladı her şey. Hiç bitmemecesine…

Bir kelime söylesene bana bizi anlatan.

Agac

Hayatın İzdüşümleri

Tek kelime akmaz mı insanın kaleminden? Akmıyor… Ne kadar çabalasam da, ne kadar duygularımı canlı tutarak ilham almak istesem de, olmuyor. Olmayınca olmuyor… Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? Ne kadar uğraşırsam bir şey en istediğim anda olsun diye, işte o şey asla olmaz… Olursa da muhakkak kabak tadı verir. Hani şu zamanından önce çıksın diye aşılanan, sonra da sofralara geldiğinde kabak tadı veren karpuzlar misali…

O halde acaba sabrın en değerli erdem olduğu söylenebilir mi? Gerçekten sabırla bir olayın oluşmasını, bir durumun pişmesini ya da şartların olgunlaşmasını beklemek… Hayatımın en değerli rehberi bu soruyu sorduğumda bana ‘‘Sabretmek ertelemektir,’’ demişti. Çok şaşırmıştım. O güne dek tez canlı ben her şey hemen olsun diye koşturmaktan nefes nefese kalmış, sabrı öğrenmek için dualar eder vaziyetteydim. ‘‘Hayattaki en önemli hedefim sabrı öğrenmek,’’ der demez bu yanıtın gelmesi de ilginç… Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? Çözdüm dediğim anda aynı sorunun yepyeni bir yüzü çıkıyor karşıma…

Demek sabır ertelemeye biçilmiş ipekten kaftanmış… Sonra sabırsızlığımı düşündüm. Sabırsızlığım bana iyi gelmiyordu ki. Belki de bir dengesi olmalıydı bunun da. Neye sabredeceğimi seçmek bir sanattı ve ben burada hep şaşırıyordum. Benim elimden gelen, o an kendimi ya da hayatı iteklemeden yapabileceğim ne varsa yapmaktı yaşamak; elimde olmayanları zorlamadan, elbet bir gün benim için en iyinin olacağına inanarak beklemekti sabretmek. Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? Her şeyin, her insanın, her yaşantının bir dengesi yok mu? İki ucu seçmek de mümkün elbette ama yaşam ikisinin de karıştığı orta noktadan akmıyor mu?

Şimdi geriye kalan nerede sabrı nerede eylemi devreye sokacağımın tahlilini yapmak… İçimde şimdilik tiz, ama yoğunlaşsın istediğim bir ses var. O ses konuştukça, bana gerçeği anlatıyor sanki. Sevgiyi, aşkı, bağlantıda olma hallerimi, yakınlaşmalarımı, uzaklıklarımı, maskelerimi, maskesizliğimi, saflığımı, kindarlığımı; beni hakikatimle tanıyor, biliyor ve seviyor. O ses benim iyiliğimi istiyor. Ben de bu iyiliği yaşamak ve yaşatmak… Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? İnsan yaşayabildiği duyguyu tanıyor ve ancak o içinde hissedebildiği duyguyu karşısındakine verebiliyor. Sevmek için sevilmek… Sevilmek için sevmek…

‘‘Sevginin şartı mı olur?’’ dedi içimdeki o ses. Yanlış aktarma,’’ diye fırladı kalktı oturduğu rahat koltuktan. ‘‘Sevgi sevmektir işte… Gerisi aradaki akım.’’ Ben çok sevdim, ben hep sevdim; ürkekti yüreğim, kediydi… Sonra gücü buldum kendimi tanımanın keyfinde, o güç cesaretim oldu. İçimdeki kedi gürleyen bir aslana dönüşür oldu… Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? Ne olmuş olduğumdan çok, şimdi ne oluyor olduğum anlamlı…

Aslan ve ruzgar

Ruhun Aydınlığa Açılan Karanlığı

Karanlık, görmeyi bildiğinde, aydınlığın kaplamaya başladığı, yetişemediğinden ardında bıraktığı ama zamanla aydınlanacak küçücük bir alanmış meğer… Karanlığın içinden çıkmanın yegane yolu da kapkara olmakmış. Karanlığa ait parçalarına sahip çıkmak; kötülüğünü, kıskançlığını, korkularını, sessizliğini olduğu gibi kabullenmekmiş… O zaman kalp bir şekilde kendi kırıklarını usul usul onarıyormuş. Ne garip… Bunca zamanı canhıraş feryatlarla aydınlığa doğru kaçmaya çalışarak geçirdikten sonra, karanlığın içinde durup sabırla beklemenin de yettiğini öğreniyorum. Üstelik böyle sabrettiğimde, aydınlık arada bir yokluyor; kulağıma ‘‘Geliyorum bekle,’’ diyen fısıltısını yolluyor rüzgarla… O zaman dayanmak iyice kolaylaşıyor. Karanlık hissettikçe ağlıyor, bunalıyor, dertleniyorum… Ama kaçmadan o kara anın içinde yaşıyorum. Oradan öğreneceklerim olduğunu keşfediyorum. Karanlıktaki güzellikleri fark ediyorum… Tezatlıklara sarmalanmış büyülü gerçeklerle tanışıyorum.

Bir dost tavsiyesi kitap karanlığa bakışımı değiştiriyor… ‘‘Dark Nights of the Soul’’, Thomas Moore. Sonra başka dostlara kulak kabartıyorum… Onların anlatımından kendimi dinliyorum. Merhametleriyle sarıyorlar yaralı köşelerimi. Ben bile anlamıyorum oraları nasıl görüp hissettiklerini ama biliyorlar. Bir şekilde biliyorlar… Artık ben de inanıyorum bir şekilde bildiğime. Bu dönem hep tekrar ettiğim Zen deyişi; ‘‘Düşünmeyi ve konuşmayı bıraktığımda, bilemeyeceğim hiçbir şey yok.’’ Hissetmek… Önce hislerimle doğruyu bulmak, ardından denk gelirse anlamak. Pek çok öğretilen şeyin aksine, yaşam denen kısacık, budala, bir o kadar büyülü döneme tersinden bakmak… Zihnimi bir kenara koymak – ama unutmadan – ruhuma iyi bakmak – bloğumun ilk adını koyduğum gün içimin dediği gibi…

Bu dönemde en çok savaştığım şey de yargılarım… Hiç bitmeyen, derinlerden her daim yenisi çıkagelen sevgili yargıçlarım. Kendimi kırbaçladığım günlerim, başkalarını beğenmediğim anlarım, sevdiklerime kızdığım öfkelendiğim süreçlerim… Elbette her duygu insan için. Ama ne kadarı? Ve ne kadar süreyle? Ben yoruldum artık beklentilerle yaşamaktan, sevmeden önce yargılamaktan, beğenmeyi denemeden eleştirmekten, gerçekten beğenmediğimde saygı duyamamaktan, ‘‘O da değişsin, banane!’’ demekten… Dileğim ne biliyor musun? ‘‘O da kendi seçimi,’’ diyebilmek tüm içtenliğimle…

Sevgili dostum, karanlık korkulacak şey değilmiş meğer; karanlık duyamadığım seslerin yokluğuymuş, karanlık göremediğim güzellikleri saklayan çirkinliklermiş, karanlık sevgisiz kalmış korkan küçük bir çocukmuş… İçimdeki çocuğun elinden tuttuğunda içimdeki yetişkin, anladım artık korkmam gerekmediğini. Öğütlendiği üzere sev… Gerisi zaten geliyor…

Agactan suzen isik

Ne Mutlu ki Yarı Deli Çıkarım Ben Bu Yolculuktan

Bir ay şahit… Gözlerimi yumdum, hızla esti rüzgar. İnanç, esintisiyle okşadı yüzümü… Bir şeye inanmak… Her ne olursa olsun. Bir ruha, bağlantıda olduğumuza, sevdiğimize, sevildiğimize, kendim olduğuma, hayatı yaşadığıma, anımın değerine… Hiç bitmese bu üç noktalar… Hiç nokta olmasa… Ve sen hep başucumda benimle uyusan evren.

Bizi bir araya getiren yalnızca birkaç kelime… En gizemli yolculukları başlatan, yalnızca üç beş gülümseme. Niye varız ki bu hayatta cevabın içinde sevgi olmadıkça? Korkmak nereye kadar ve ne kadar?

Beyin ve kalp dengesiYeni öğrendim korkunun oturduğu koltuğun karşısına müzakerede çıkacak en güçlü rakibin sevgi olduğunu. İnsan her şeyi sevgiyle anlamlandırabiliyor ancak… Sadece ‘‘seni seviyorum’’lar değiyor tene. Diğer her şey kalkanlarımıza takılıyor.

Koruyoruz aslında kendimizi. Korkularla, öfkeyle, susarak, bazen çok konuşarak, bilemesek de ahkam keserek… Nedir bu kadar korunmaya muhtaç yapan bizi? Bu kadar mı hassas yüreklerimiz? Ben sevdikçe güçlendiğimi hissediyorum. Yalnızca maşuk ile değil; herkesle, her şeyle bunu hissetmek. Nefes alan, almayan her zerreyi aynı içtenlikle, aynı özenle sevmek. Bir şeyleri paylaşmak, yeni ruhlar tanımak, her damakta ayrı bir tat keşfetmek…

Bağlanmıyor bu gece cümlelerim bir sona… Hep üç noktalar kovalıyor peşim sıra. Belki de hiçbir şeyi bitirmeye hazır olmadığımdan… Ya da zaten her şeyin bitebileceğini bildiğimden. Ancak bittiğinde bitirmek istediğimden. O bitmeden korkum yüzünden erken bir sona varmak istemediğimden…

Ne geliyorsa önüme olduğu haliyle yaşamak istemem de bundan. Şahit olmak. Ay gibi geceyi gözlemek, bir izdüşümde sevdiğimin parmak izlerini yakalamak, belki de uzun süren beklemelerin tadına varmak ve kavuştuğum anlarda bir çocuk gibi sevinmek… Ne istediğimi bilmeden de istemeyi bilmek. ‘‘Yalnızca istiyorum,’’ diyebilmek…

Ne çok soru var insanların kafasında, ne yorgunluk! Bitmeyen sorgulamalar, bitmeyen mahkemeler, hep yargıya varan kararlar… Özeleştiri, önyargı, kınama, aforoz etme… Hep birilerini bir yerlerden dışlama… Özünde bir olan, aynı denizdeki buz kalıplarının şeffaf sınırlarını ayrışma sanması… Sancısı bol, sanrısı engin… Ne acı, ne acıklı!

Tüm bunlar neresinde bu ömrümün? Aşka yer var mı içimde? İçimi kavuran tutam tutam alevlerin bir adı var mı? Sevdiklerimin gözlerinde gördüğüm o derinliğin bir tanımı var mı? Ancak anda… O an, o bakışı yaşarken anlatabilirim ne hissettiğimi. İçinden geçip nasıl kalbe dokunduğumu… Bir ihtimal deli dersin, de ne olur… Delirmek aklımı başıma getirir belki…

Pişmanlıklar… Bir Nevi Araf.

Hazırım pişmanlıklarımla yüzleşmeye… Öyleyse senin bu yazıyı okumanın vakti geldi.

Pişmanlıklar nasıl silinir hayatta? İnsan yaptığı hataları, ödediği bedelleri nasıl sineye çeker? Nasıl affeder kendini? ‘‘Kafam karışıktı, doğruyu bulamamıştım, kendimle barışmamıştım, öfkem bana hükmediyordu…’’ Sebebi ne olursa olsun, insan yaşamına, sevdiklerine, kendine, bedenine, zihnine ve o parlayan ruhuna verdiği zararlara rağmen iyiliği bulabilir mi? Bir güzellik üç çirkinliğin üzerini örtebilir mi? Örtmeli mi?

Pişmanlık geçmişe ait bir duygu derler. Geçmişte debelendikçe insanın içine işler, insanı işlevsizleştirir. Bugün yaptığımız seçimler ise bugün olduğumuz insanı belirler. Peki, insanın algısında yalnızca bugün var olabilir mi? Yapılan hataları üst üste yığıp, dünyanın en hızlı arabasına binip, arkasına bile bakmadan uzaklaşabilir mi insan? Yazıldığı kadar kolay mı?

Kendini bulma yolunda iki ileri giderken, durmadan önüme çıkan bir geri gitme ritminde hep pişmanlıklarım ayağıma takılıyor. Takıldıkça da daha çok pişman olacağım şeyler yapmaya devam ediyorum. Sanki içim böyle zamanlarda arınmayı reddediyor. Olduğum gibi kalmak da istemiyorum ama ileri de gidemiyorum. Tıkanıklık hissi işte böyle bir şey…

StarsBöyle zamanlarda yıldızlara ve aya çeviriyorum gözlerimi… Bir işaret, bir ışık arıyorum. İçimdeki ışığa yeniden kavuşmamı sağlayacak dinginliği bekliyorum. Bekleyemediğimde de kendimi uyuşturuyorum, duyarsızlaştırıyorum. Zorunluluklar denizinde boğulmadan yüzmeye çabaladıkça, sanki daha çok dibe batıyorum. Sonra hiçbir şeyi takmaz oluyorum. Ama o da yetmiyor… Çünkü içimde bir parça her şeye rağmen umursuyor. Bundan daha fazlası için yaratıldığımı biliyor. O parça beni yaşama bağlıyor.

Sessiz bir gecede üzerimdeki örtüyü kaldırıyorum. Yataktan çıkıp nefes almak için yürümeye başlıyorum. İçim sıkışıyor… Sanki karanlık içime doluyor. Işığımı bulamadıkça, daha da çıkılmaz geliyor o ıssız kara gece…

Her gecem elbet gündüze dönüyor. Yeniden buluşuyorum masmavi gökyüzüyle… İstiyorum aslında. Yalnızca bunu devam ettirecek gücü ve cesareti her zaman içimde bulamayabiliyorum.

Karşıma çıkan her canlı bana bir şeyler öğretiyor. Dinledikçe aklım yeni fikirlerle şenleniyor. Susmaktan vazgeçiyorum ve yazmak yeniden bir yaşam biçimine dönüyor. Yazdıkça kalemim sızıma ortak oluyor. Kelimeler acımı anlatıyor. İçim sanki cümlelerimde akıyor, kanıyor, azalıyor… Her şey ufuk çizgisinden olduğum ana doğru bütünleniyor; parçası olduğum bu evrenin içimdeki bağlantı noktasına dokunuyor. Usulca gülümsemeye başlıyorum. ‘‘Aslında o kadar da kötü değil,’’ diyorum.

Sanırım sırtımı rahatça arkama dayamadan önce kıvranmam gerekiyor. Belki de bu varoluşsal acı yolumun bir parçası. Gidip geldiğim boyutlar bu dünyada dengelenmemi bekliyorlar. Şimdilik ne bu dünyadan kopabiliyorum, ne de bu dünyaya ait hissedebiliyorum…

Gündüz-Gece

Sen sabahlara doğarsın,

Ben günü batırınca çıkarım ortaya.

Sen benim beyazım olursun kapkara teninle,

Ben seni siyaha çalarım bembeyaz düşlerimde.

Sen yarımada olur, kopamazsın ana karadan;

Ben ada olur, döne döne ıssızlığa vururum kendimi.

Güneş ışıldar senin gözlerinde,

Ay yakamozunu salar benim kalbime.

Sen başlatırsın günü,

Ben karartırım senden artakalan geceyi….

Dolunay