Hayatın İzdüşümleri

Tek kelime akmaz mı insanın kaleminden? Akmıyor… Ne kadar çabalasam da, ne kadar duygularımı canlı tutarak ilham almak istesem de, olmuyor. Olmayınca olmuyor… Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? Ne kadar uğraşırsam bir şey en istediğim anda olsun diye, işte o şey asla olmaz… Olursa da muhakkak kabak tadı verir. Hani şu zamanından önce çıksın diye aşılanan, sonra da sofralara geldiğinde kabak tadı veren karpuzlar misali…

O halde acaba sabrın en değerli erdem olduğu söylenebilir mi? Gerçekten sabırla bir olayın oluşmasını, bir durumun pişmesini ya da şartların olgunlaşmasını beklemek… Hayatımın en değerli rehberi bu soruyu sorduğumda bana ‘‘Sabretmek ertelemektir,’’ demişti. Çok şaşırmıştım. O güne dek tez canlı ben her şey hemen olsun diye koşturmaktan nefes nefese kalmış, sabrı öğrenmek için dualar eder vaziyetteydim. ‘‘Hayattaki en önemli hedefim sabrı öğrenmek,’’ der demez bu yanıtın gelmesi de ilginç… Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? Çözdüm dediğim anda aynı sorunun yepyeni bir yüzü çıkıyor karşıma…

Demek sabır ertelemeye biçilmiş ipekten kaftanmış… Sonra sabırsızlığımı düşündüm. Sabırsızlığım bana iyi gelmiyordu ki. Belki de bir dengesi olmalıydı bunun da. Neye sabredeceğimi seçmek bir sanattı ve ben burada hep şaşırıyordum. Benim elimden gelen, o an kendimi ya da hayatı iteklemeden yapabileceğim ne varsa yapmaktı yaşamak; elimde olmayanları zorlamadan, elbet bir gün benim için en iyinin olacağına inanarak beklemekti sabretmek. Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? Her şeyin, her insanın, her yaşantının bir dengesi yok mu? İki ucu seçmek de mümkün elbette ama yaşam ikisinin de karıştığı orta noktadan akmıyor mu?

Şimdi geriye kalan nerede sabrı nerede eylemi devreye sokacağımın tahlilini yapmak… İçimde şimdilik tiz, ama yoğunlaşsın istediğim bir ses var. O ses konuştukça, bana gerçeği anlatıyor sanki. Sevgiyi, aşkı, bağlantıda olma hallerimi, yakınlaşmalarımı, uzaklıklarımı, maskelerimi, maskesizliğimi, saflığımı, kindarlığımı; beni hakikatimle tanıyor, biliyor ve seviyor. O ses benim iyiliğimi istiyor. Ben de bu iyiliği yaşamak ve yaşatmak… Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? İnsan yaşayabildiği duyguyu tanıyor ve ancak o içinde hissedebildiği duyguyu karşısındakine verebiliyor. Sevmek için sevilmek… Sevilmek için sevmek…

‘‘Sevginin şartı mı olur?’’ dedi içimdeki o ses. Yanlış aktarma,’’ diye fırladı kalktı oturduğu rahat koltuktan. ‘‘Sevgi sevmektir işte… Gerisi aradaki akım.’’ Ben çok sevdim, ben hep sevdim; ürkekti yüreğim, kediydi… Sonra gücü buldum kendimi tanımanın keyfinde, o güç cesaretim oldu. İçimdeki kedi gürleyen bir aslana dönüşür oldu… Hayat zaten tam da böyle bir şey değil mi? Ne olmuş olduğumdan çok, şimdi ne oluyor olduğum anlamlı…

Aslan ve ruzgar

Ruhun Aydınlığa Açılan Karanlığı

Karanlık, görmeyi bildiğinde, aydınlığın kaplamaya başladığı, yetişemediğinden ardında bıraktığı ama zamanla aydınlanacak küçücük bir alanmış meğer… Karanlığın içinden çıkmanın yegane yolu da kapkara olmakmış. Karanlığa ait parçalarına sahip çıkmak; kötülüğünü, kıskançlığını, korkularını, sessizliğini olduğu gibi kabullenmekmiş… O zaman kalp bir şekilde kendi kırıklarını usul usul onarıyormuş. Ne garip… Bunca zamanı canhıraş feryatlarla aydınlığa doğru kaçmaya çalışarak geçirdikten sonra, karanlığın içinde durup sabırla beklemenin de yettiğini öğreniyorum. Üstelik böyle sabrettiğimde, aydınlık arada bir yokluyor; kulağıma ‘‘Geliyorum bekle,’’ diyen fısıltısını yolluyor rüzgarla… O zaman dayanmak iyice kolaylaşıyor. Karanlık hissettikçe ağlıyor, bunalıyor, dertleniyorum… Ama kaçmadan o kara anın içinde yaşıyorum. Oradan öğreneceklerim olduğunu keşfediyorum. Karanlıktaki güzellikleri fark ediyorum… Tezatlıklara sarmalanmış büyülü gerçeklerle tanışıyorum.

Bir dost tavsiyesi kitap karanlığa bakışımı değiştiriyor… ‘‘Dark Nights of the Soul’’, Thomas Moore. Sonra başka dostlara kulak kabartıyorum… Onların anlatımından kendimi dinliyorum. Merhametleriyle sarıyorlar yaralı köşelerimi. Ben bile anlamıyorum oraları nasıl görüp hissettiklerini ama biliyorlar. Bir şekilde biliyorlar… Artık ben de inanıyorum bir şekilde bildiğime. Bu dönem hep tekrar ettiğim Zen deyişi; ‘‘Düşünmeyi ve konuşmayı bıraktığımda, bilemeyeceğim hiçbir şey yok.’’ Hissetmek… Önce hislerimle doğruyu bulmak, ardından denk gelirse anlamak. Pek çok öğretilen şeyin aksine, yaşam denen kısacık, budala, bir o kadar büyülü döneme tersinden bakmak… Zihnimi bir kenara koymak – ama unutmadan – ruhuma iyi bakmak – bloğumun ilk adını koyduğum gün içimin dediği gibi…

Bu dönemde en çok savaştığım şey de yargılarım… Hiç bitmeyen, derinlerden her daim yenisi çıkagelen sevgili yargıçlarım. Kendimi kırbaçladığım günlerim, başkalarını beğenmediğim anlarım, sevdiklerime kızdığım öfkelendiğim süreçlerim… Elbette her duygu insan için. Ama ne kadarı? Ve ne kadar süreyle? Ben yoruldum artık beklentilerle yaşamaktan, sevmeden önce yargılamaktan, beğenmeyi denemeden eleştirmekten, gerçekten beğenmediğimde saygı duyamamaktan, ‘‘O da değişsin, banane!’’ demekten… Dileğim ne biliyor musun? ‘‘O da kendi seçimi,’’ diyebilmek tüm içtenliğimle…

Sevgili dostum, karanlık korkulacak şey değilmiş meğer; karanlık duyamadığım seslerin yokluğuymuş, karanlık göremediğim güzellikleri saklayan çirkinliklermiş, karanlık sevgisiz kalmış korkan küçük bir çocukmuş… İçimdeki çocuğun elinden tuttuğunda içimdeki yetişkin, anladım artık korkmam gerekmediğini. Öğütlendiği üzere sev… Gerisi zaten geliyor…

Agactan suzen isik

Ne Mutlu ki Yarı Deli Çıkarım Ben Bu Yolculuktan

Bir ay şahit… Gözlerimi yumdum, hızla esti rüzgar. İnanç, esintisiyle okşadı yüzümü… Bir şeye inanmak… Her ne olursa olsun. Bir ruha, bağlantıda olduğumuza, sevdiğimize, sevildiğimize, kendim olduğuma, hayatı yaşadığıma, anımın değerine… Hiç bitmese bu üç noktalar… Hiç nokta olmasa… Ve sen hep başucumda benimle uyusan evren.

Bizi bir araya getiren yalnızca birkaç kelime… En gizemli yolculukları başlatan, yalnızca üç beş gülümseme. Niye varız ki bu hayatta cevabın içinde sevgi olmadıkça? Korkmak nereye kadar ve ne kadar?

Beyin ve kalp dengesiYeni öğrendim korkunun oturduğu koltuğun karşısına müzakerede çıkacak en güçlü rakibin sevgi olduğunu. İnsan her şeyi sevgiyle anlamlandırabiliyor ancak… Sadece ‘‘seni seviyorum’’lar değiyor tene. Diğer her şey kalkanlarımıza takılıyor.

Koruyoruz aslında kendimizi. Korkularla, öfkeyle, susarak, bazen çok konuşarak, bilemesek de ahkam keserek… Nedir bu kadar korunmaya muhtaç yapan bizi? Bu kadar mı hassas yüreklerimiz? Ben sevdikçe güçlendiğimi hissediyorum. Yalnızca maşuk ile değil; herkesle, her şeyle bunu hissetmek. Nefes alan, almayan her zerreyi aynı içtenlikle, aynı özenle sevmek. Bir şeyleri paylaşmak, yeni ruhlar tanımak, her damakta ayrı bir tat keşfetmek…

Bağlanmıyor bu gece cümlelerim bir sona… Hep üç noktalar kovalıyor peşim sıra. Belki de hiçbir şeyi bitirmeye hazır olmadığımdan… Ya da zaten her şeyin bitebileceğini bildiğimden. Ancak bittiğinde bitirmek istediğimden. O bitmeden korkum yüzünden erken bir sona varmak istemediğimden…

Ne geliyorsa önüme olduğu haliyle yaşamak istemem de bundan. Şahit olmak. Ay gibi geceyi gözlemek, bir izdüşümde sevdiğimin parmak izlerini yakalamak, belki de uzun süren beklemelerin tadına varmak ve kavuştuğum anlarda bir çocuk gibi sevinmek… Ne istediğimi bilmeden de istemeyi bilmek. ‘‘Yalnızca istiyorum,’’ diyebilmek…

Ne çok soru var insanların kafasında, ne yorgunluk! Bitmeyen sorgulamalar, bitmeyen mahkemeler, hep yargıya varan kararlar… Özeleştiri, önyargı, kınama, aforoz etme… Hep birilerini bir yerlerden dışlama… Özünde bir olan, aynı denizdeki buz kalıplarının şeffaf sınırlarını ayrışma sanması… Sancısı bol, sanrısı engin… Ne acı, ne acıklı!

Tüm bunlar neresinde bu ömrümün? Aşka yer var mı içimde? İçimi kavuran tutam tutam alevlerin bir adı var mı? Sevdiklerimin gözlerinde gördüğüm o derinliğin bir tanımı var mı? Ancak anda… O an, o bakışı yaşarken anlatabilirim ne hissettiğimi. İçinden geçip nasıl kalbe dokunduğumu… Bir ihtimal deli dersin, de ne olur… Delirmek aklımı başıma getirir belki…

Pişmanlıklar… Bir Nevi Araf.

Hazırım pişmanlıklarımla yüzleşmeye… Öyleyse senin bu yazıyı okumanın vakti geldi.

Pişmanlıklar nasıl silinir hayatta? İnsan yaptığı hataları, ödediği bedelleri nasıl sineye çeker? Nasıl affeder kendini? ‘‘Kafam karışıktı, doğruyu bulamamıştım, kendimle barışmamıştım, öfkem bana hükmediyordu…’’ Sebebi ne olursa olsun, insan yaşamına, sevdiklerine, kendine, bedenine, zihnine ve o parlayan ruhuna verdiği zararlara rağmen iyiliği bulabilir mi? Bir güzellik üç çirkinliğin üzerini örtebilir mi? Örtmeli mi?

Pişmanlık geçmişe ait bir duygu derler. Geçmişte debelendikçe insanın içine işler, insanı işlevsizleştirir. Bugün yaptığımız seçimler ise bugün olduğumuz insanı belirler. Peki, insanın algısında yalnızca bugün var olabilir mi? Yapılan hataları üst üste yığıp, dünyanın en hızlı arabasına binip, arkasına bile bakmadan uzaklaşabilir mi insan? Yazıldığı kadar kolay mı?

Kendini bulma yolunda iki ileri giderken, durmadan önüme çıkan bir geri gitme ritminde hep pişmanlıklarım ayağıma takılıyor. Takıldıkça da daha çok pişman olacağım şeyler yapmaya devam ediyorum. Sanki içim böyle zamanlarda arınmayı reddediyor. Olduğum gibi kalmak da istemiyorum ama ileri de gidemiyorum. Tıkanıklık hissi işte böyle bir şey…

StarsBöyle zamanlarda yıldızlara ve aya çeviriyorum gözlerimi… Bir işaret, bir ışık arıyorum. İçimdeki ışığa yeniden kavuşmamı sağlayacak dinginliği bekliyorum. Bekleyemediğimde de kendimi uyuşturuyorum, duyarsızlaştırıyorum. Zorunluluklar denizinde boğulmadan yüzmeye çabaladıkça, sanki daha çok dibe batıyorum. Sonra hiçbir şeyi takmaz oluyorum. Ama o da yetmiyor… Çünkü içimde bir parça her şeye rağmen umursuyor. Bundan daha fazlası için yaratıldığımı biliyor. O parça beni yaşama bağlıyor.

Sessiz bir gecede üzerimdeki örtüyü kaldırıyorum. Yataktan çıkıp nefes almak için yürümeye başlıyorum. İçim sıkışıyor… Sanki karanlık içime doluyor. Işığımı bulamadıkça, daha da çıkılmaz geliyor o ıssız kara gece…

Her gecem elbet gündüze dönüyor. Yeniden buluşuyorum masmavi gökyüzüyle… İstiyorum aslında. Yalnızca bunu devam ettirecek gücü ve cesareti her zaman içimde bulamayabiliyorum.

Karşıma çıkan her canlı bana bir şeyler öğretiyor. Dinledikçe aklım yeni fikirlerle şenleniyor. Susmaktan vazgeçiyorum ve yazmak yeniden bir yaşam biçimine dönüyor. Yazdıkça kalemim sızıma ortak oluyor. Kelimeler acımı anlatıyor. İçim sanki cümlelerimde akıyor, kanıyor, azalıyor… Her şey ufuk çizgisinden olduğum ana doğru bütünleniyor; parçası olduğum bu evrenin içimdeki bağlantı noktasına dokunuyor. Usulca gülümsemeye başlıyorum. ‘‘Aslında o kadar da kötü değil,’’ diyorum.

Sanırım sırtımı rahatça arkama dayamadan önce kıvranmam gerekiyor. Belki de bu varoluşsal acı yolumun bir parçası. Gidip geldiğim boyutlar bu dünyada dengelenmemi bekliyorlar. Şimdilik ne bu dünyadan kopabiliyorum, ne de bu dünyaya ait hissedebiliyorum…

Gündüz-Gece

Sen sabahlara doğarsın,

Ben günü batırınca çıkarım ortaya.

Sen benim beyazım olursun kapkara teninle,

Ben seni siyaha çalarım bembeyaz düşlerimde.

Sen yarımada olur, kopamazsın ana karadan;

Ben ada olur, döne döne ıssızlığa vururum kendimi.

Güneş ışıldar senin gözlerinde,

Ay yakamozunu salar benim kalbime.

Sen başlatırsın günü,

Ben karartırım senden artakalan geceyi….

Dolunay

Anlattım…

Anlattım, anladın… Yalnızca birkaç kelimeydi aslında. Daha fazlasını cümlelere dökmeye ne niyetim ne de gücüm vardı. Bir tek sen anlardın… Sen de ne iyi ettin de anladın…

Yaşamlarımızda her insana bir şans vermenin değerini her gün yeniden öğreniyorum. Hiç ummadığımız insanlardan, beklenmedik dersler gelebiliyor. Bir dostum anlatmıştı, Nikos Kazancakis’in mezar taşında ‘‘Ümit etmiyorum, korkmuyorum, özgürüm,’’ yazıyormuş. Bugün ümit etmeden ve korkmadan adım atmanın, özgürlüğü getirdiğini yeniden keşfettim. Ne olacağını bilmediğin yerlerde, kendini bulabiliyorsun. Beklemediğin kaynaklardan ihtiyaç duyduğun duyguyu alabiliyorsun…

Hayatta ne zaman direttiysem, şimdi şu olsun diye; hep sonuçsuzluk karşıladı beni. Ne zaman bıraktıysam da ipin ucunu ve güvendiysem benim için iyi olanın yolumu beklediğini, o bir şekilde – ama hep hayalimde bile canlandıramadığım bir şekilde – çıktı karşıma. Bunu bilmek, akışa bırakma gücünü veriyor bana.

Kadinlik kimligi siyah beyazİnsan doğası elbette anlamlandıramıyor ne yaşadığını… İlk anda yabancı geliyor pek çok şey. Ancak kelimelerin anlamlarını kaybetmelerine izin verdiğimde, gerçek anlamları çıkabiliyor karşıma…

Her an, her paylaşım çok şey öğretiyor yüreğime. Zihnime kapılmadıkça, yaşadığımı sonuna kadar hissetmeye açık oldukça, taşlar oturuyor yerine. Oldukça yavaş ama bir o kadar sağlam… O zaman bütün olduğumu ve yolumun anlamlı olduğunu hissediyorum. Belki de ancak o zaman samimi bir nefes çekiyorum içime.

İnat etmiyorum artık yaşadıklarımda. Kontrol etmekten yorulmuş bedenimle salıyorum zamana varlığımı… Anlamsız ve mantıksız gelmiyor içimin çektikleri. Çok da zorlamadan sunulanı kabul ediyorum.

Tüm tatlar, bütün sesler, yaşanan her dokunuş, varlığını hissettiren sarılışlar, zamansız bakışlarda buluyorum dostluğu. Sessizlikte sesimi keşfediyorum. Bazen şaşırıyorum gelen tepkilere. Sevilmek hala garip geliyor. Sevildikçe büyüdüğümü bilsem de…

Bazen de çocukluğumu yaşamayı deniyorum. İçimde cıvıldayan çocuğa teslim oluyorum. Zıplıyorum, dans ediyorum, içiyorum, coşuyorum; birinin beni tutmasına ihtiyaç duymadan, içimdeki yetişkini bulabiliyorum. İşte o zaman tamamlanıyor yaşam döngüm. Her şey diyorum, yoluma hizmet etmek için yaşamımda. Her tanıdığım insan, ruhuma elini değdirmeye çekinmeyen her dost, yanmaktan korkmadan aşka teslim olan her alev, daha da ben olmama destek veriyor.

Artık geri dönmek istemiyorum. Sancısı bitmeyen, duygusu engin, döngüsü baş döndürücü ben olma yolunda merkezimde kalmaya yemin ediyorum. Yüzüme vuran rüzgar yetiyor havanın varlığını hissetmeme. Ayın şahitliğinde, görmeden inanıyorum.

Eksiden Artıya

Hayatı canlı kılan, en kıymetli duygu ne biliyor musun? Şefkat… Sıradan bir günü parlaklaştıran ve sıradan kaçan bir ilişkiyi kendinden geçiren bir duygu. Bu sabah içsel bir yolculukta, uzun zamandır kırgın olduğum birine karşı şefkat hissetmeyi çalıştım. Günün geri kalanında onunla geçen her anım, önceki aylara, hatta yıla kıyasla o kadar farklıydı ki. Onu affettikçe, onun yanında ben olabildim. Ona şefkat besledikçe, onu olduğu gibi kabul edebildim. Sonunda ne oldu biliyor musun? Kucaklaştık! Samimiyetle… Ve ben onu olduğu haliyle gördüm; belki de ilk defa, ayrı iki insandık… O karşımda duruyordu. Ne bir eksik, ne bir fazla.

Belki de olumsuz duygular en büyük derslerin işaretleridir… Elbette onlar da var hayatta; elbette mutsuzluk, kırgınlık, öfke, huzursuzluk, duygusal açlık, kıskançlık, utanç, pişmanlık, acı (…) da doğal akışın vazgeçilmezleri. Ancak bu duygularla tam olarak ne yaptığım, onları nasıl anlamlandırdığım ve yüreklilikle sahiplenip sahiplenemediğim belirliyor hayatımdaki kalıcılıklarını.

Duygularımın ifadesini güçlendirmek sanırım bu yolda attığım ilk adım…  Gün içinde, ruh halimi fark etmeyi deniyorum. Aklıma geldikçe, bilincime ulaştıkça yaşadıklarım, içime dönüyorum. Bir-iki dakika bedenimdeki sinyalleri takip ediyorum, zihnimin yoğunluğunu yokluyorum, ruhumun kasırgasını ayrıştırıyorum… Ne varsa o anımda titreşen, alıyorum avucumun içine. Ellerimle sarıyorum, hissediyorum, dokusunu keşfediyorum… Anlamaya çalışıyorum. Kaynağını bulabilir miyim diye meraklanıyorum. Sonra ellerimi bir kuşu özgür bırakır gibi göğe doğru açıyorum. Azat ediyorum o duygumu…

YaratımSonra ne oluyor biliyor musun? İçimde bir boşluk hissediyorum. O boşluğa bakıyorum bir süre… Yavaş yavaş kıpırdandığını duyumsuyorum. İzliyorum yalnızca; kendimi yormadan, süreci hızlandırmaya uğraşmadan, bekliyorum. O boşluk turuncu kıvamında pembe bir renkle dolmaya başlıyor. Koyu, kasvetli renkleri içimden attıkça; gökkuşağına boyanıyorum… Nasıl keyifleniyorum anlatamam. İstem dışı gülümsemeye başlıyorum. Zaman hem geçmiyor hem hızla akıyor… Coştukça coşuyor ruhum… Boyandıkça boyanıyorum yeşile, mora, sarıya, eflatuna…

O an güçlü hissediyorum kendimi. İçimden cesaret fışkırıyor. Sanki her şeyi kaybetsem, üşenmeden, yenilmeden yeniden inşa edermişim gibi… Sanki en sevdiklerim tüy olup karışsalar rüzgara, anılarını hasretle kırılmadan korurmuşum gibi… Sanki zorlasa da yolum, inanmaktan yılmaz, gerçeğe zamkla yapışırmışım gibi…

Kendimi olduğum gibi gördükçe büyüyorum. İçimdeki çocuğu selamlayıp, ilerliyorum… Büyümek, bütünleşmek, bütün olmak… Tüm parçalarımla; güzel bir bütün. Seviyorum yaşamı, seviyorum seni, seviyorum beni…

Sen

Biliyorum yalnız bir yoldayım…

Sonunu göremediğim,

Zaman zaman ürperten sesli rüzgarların serinlettiği,

Gölgesi bol, güneşi kıvamında bir yol…

 

Zihnim, bedenim ve ruhumun ortak kararıyla,

Diz çöktüm yere;

Ellerimi kalbime dayadım…

Bir melekti dilediğim.

Bu yolda içimi ferahlatacak,

Yoruldukça bahar kokan bahçemize sığınacağımız,

Tertemiz bir yürekti ricam…

 

‘‘Sen böyle saf, böyle içten istersin; olmaz mı?’’

Oldu…

Sen geldin!

Hoş geldin!

 

Tanıyamadım ilk karşılaşmada,

Ama çekti beni varlığın.

Etrafında döner buldum kendimi

Ateşe yanan pervane misali…

‘‘Ölüm de olsa sonunda, sıcağında barınmaya ihtiyacım var,’’ dedim.

 

Hiç yakmadı biliyor musun alevin?

Sanki bana özeldi hararetin…

Sanki ancak biz göz göze değince

Yakmaz oluyordu kıvılcımların…

 

Seni dinlemek ve sana anlatmak,

Adım adım parçası oluyordu yolumun.

Sanki sana vuruyordu ay ışığım…

 

Şimdi izliyorum usulca,

Elbette çaktırarak…

Ama sen anlarsın beni,

Sen bilirsin kalbimi…

Sen görürsün içimdeki canı.

İşte Budur Yaşamak!

Eğlenerek yaşamak… Güne dans ederek başlamak, kalbine dokunan birinin sesini duymak, şarkının ritmine kendini kaptırmak, yaşamın dalga dalga üzerinden aktığını hissetmek… Kollarımla bir Y yaptım, hayatım değişti… Demem o ki; açık olduğumda hissettim yaşadığımı.

Yeni tatlar keşfe çıkanlarındır; yeni duygular kalbinin zincirini kıranların… Şans tanıdığım kadar varımdır anımda. Her şeyin ötesinde, diğer bir insana dokunmaktır hayatta olduğumun kanıtı. O çekimi hissetmek, omuz omuza düşünmek, uzakta da olsa sevdiğini bilmek, belki küçük bir mesajla anımsatmak sevildiğini ya da bir buket çiçek katmak gününe…

Ne de olsa birkaç saate kalmadan değişiveriyor yaşam…

Alice in wonderland 2Ne çok anlam arıyoruz yaptıklarımızda, soluduklarımızda, hissettiklerimizde… An dile gelip dese de ‘‘Keyfin yerinde işte, yaşa!’’ dinlemiyor, devamlı sorguluyoruz. Daha da derin, daha da gelişmiş hisler peşinde; ruhun tattığını heba edebiliyoruz.

Anladım ki o an, her şey ve herkes olması gerektiği haliyle, olabileceği yegani halinde sunuluyor bizlere. Olanı anlamak, fark etmek ve farkında olarak özgür seçimler yapmak… Bir dostumun dediği gibi, ‘‘Karşımdakinin nasıl davrandığı onun karması, benim nasıl karşılık verdiğim ise benim karmam.’’

Yolumuzun ana hatları belli, yan yollar ise bizim seçimlerimizle şekilleniyor. Gösterdiğimiz tepkiler ve davranışlarımız zamanla bizi tanımlar hale geliyor. Bunlar istek ve ihtiyaçlarımızı samimiyetle yansıtan seçimler ise, ne ala… Değilse, o zaman rahatsızlık, huzursuzluk, hazımsızlık hisleri başlıyor.

Bu noktada davranış ve alışkanlıkları değiştirmenin mümkün olduğunu bilmek umut veriyor. Tek gerekli olan ise farkındalık. Yaptıklarımızı neden yaptığımızı, hatta tam olarak ne yaptığımızı, bunun bizi ve çevremizdeki insanları nasıl etkilediğini fark etmek… Gerisi doğalından geliyor zaten…

Bir de süreci hızlandırmamak… Bir dostum anlattı; karpuzların çabuk büyümeleri ve çekirdeksiz olabilmeleri için kabak ile aşılıyorlarmış. Gerçekten vaktinden erken büyüyen ve çekirdeklerinden arınmış karpuzlar, sofralarımıza geldiğinde ise nerede karpuzun o leziz tadı, tam anlamıyla kabak tadı veriyorlarmış. Karpuz ancak o vakitte, o sabırla, o yoldan geçerek büyüdüğünde, ağzınızı sulandıran yaz tadına ulaşabiliyor.

Bu durumda sabretmek ve beklemekten daha güzeli var mı?

Bir Tutam Susuzluk

Bir tutam susuzluk var boğazımda,

Yüzüme vuran uslu rüzgarın kadife ellerine teslim ediyorum kendimi…

Hafifçe kayıyor başım,

Ardından tüm bedenim hiç ses çıkarmadan, uçarcasına süzülüyor yere…

Düşmüşüm,

Fark etmiyorum.

Çünkü sen varsın yanımda…

Ruhun tutmuş ateşten ruhumu;

Avucunun içine yayılmışım,

Keyfekeder gülümsüyorum…

 

Rengin kan kırmızı senin,

Nara da çalıyor göz kapakların…

Uyurken izliyorum seni,

Başında dikilmekten çekinmeden süzüyorum her zerreni.

Hem ürküyorum sana çekilmekten,

Hem de yana yana dönesim geliyor ekseninde…

Göğüs kafesimin orta yerinde

Kıpırdanıyor karıncalar;

Belki de kelebeğe dönecek tırtıllar.

‘‘Sabır,’’ diyor derviş;

‘‘Sabır aralığı görmenin tek yolu…’’

 

Düzinelerce şiir döşesem çam kokan yollarına,

Varsam ersem göğün denize karıştığı ufka.

Sorsan bana;

‘‘Nedir bu aşkını besleyen?’’ diye…

Göndersem seni billur bir aynanın önüne,

‘‘Bak… Ama benim gözlerimden gör aydınlığını,’’ desem…

 

(Cem Adrian – ‘‘Sen Benim’’ eserine ithaf edilmiştir.)