Bir Tutam Susuzluk

Bir tutam susuzluk var boğazımda,

Yüzüme vuran uslu rüzgarın kadife ellerine teslim ediyorum kendimi…

Hafifçe kayıyor başım,

Ardından tüm bedenim hiç ses çıkarmadan, uçarcasına süzülüyor yere…

Düşmüşüm,

Fark etmiyorum.

Çünkü sen varsın yanımda…

Ruhun tutmuş ateşten ruhumu;

Avucunun içine yayılmışım,

Keyfekeder gülümsüyorum…

 

Rengin kan kırmızı senin,

Nara da çalıyor göz kapakların…

Uyurken izliyorum seni,

Başında dikilmekten çekinmeden süzüyorum her zerreni.

Hem ürküyorum sana çekilmekten,

Hem de yana yana dönesim geliyor ekseninde…

Göğüs kafesimin orta yerinde

Kıpırdanıyor karıncalar;

Belki de kelebeğe dönecek tırtıllar.

‘‘Sabır,’’ diyor derviş;

‘‘Sabır aralığı görmenin tek yolu…’’

 

Düzinelerce şiir döşesem çam kokan yollarına,

Varsam ersem göğün denize karıştığı ufka.

Sorsan bana;

‘‘Nedir bu aşkını besleyen?’’ diye…

Göndersem seni billur bir aynanın önüne,

‘‘Bak… Ama benim gözlerimden gör aydınlığını,’’ desem…

 

(Cem Adrian – ‘‘Sen Benim’’ eserine ithaf edilmiştir.)

Dolunay

Senden akıyorum, aştığım nehirler bini buluyor…

Gözlerini anımsadıkça, kahkahalara gömülüyor yüreğim.

Sevdiğimi sandığım ne varsa,

Seninle aşka dönüşüyor!

 

Nasıl bir şeysin ki sen?

Neredeydin bugüne kadar?

 

Amaçsızca dehlizlerde geziniyordum ben.

 

Sesine, kaşına, gözüne hasrettim…

 

Sana söyleyemediğim ne çok kelime birikmiş içimde. Kendimden saklıyormuşum meğer hislerimi. Gözlerinin derinliğinde akarken keşfettim: Sabrın yanında, cesaret de varmış yaşamda. Kızdığını, kırıldığını belli etme cesareti… Gerektiğinde gitme, aldığın kararı sahiplenme, belirsizlikte yaşama cesareti…

Akıyorum bu gece… Nereye, ne amaçla, kiminle, ne önemi var? Kalbimde, geçtiğim yolların sızısı, kırgınlıklarımın tahriş olmuş izleri, yeni yerler keşfetmenin dehşet verici heyecanı; süzülüyorum. Fark ediyorum, geçmiş de gelecek de anımda hissettiğim kadar yanımdalar. Zannediyordum ki geçmiş gömüldükçe battığın bir yer, gelecek ise geldi sandıkça ileriye kaçan munzur bir çocuk… Oysa anıma karıştırdığım kadar etkiliymiş geçmişim de geleceğim de. Sandığımdan çok daha fazla söz sahibiymişim hayatımda. Ben bana aitmişim, haberim yokmuş…

Şaşırıyorum bunu düşündükçe. Nasıl insan kendini bu derece bağımlı zanneder seviyorum dediklerine? Ben ayrı var olabilirmişim… Masal gibi gerçekten. Ben hiçbir bağa muhtaç olmadan da yaşayabilirmişim…

Şimdi serüvenin adını koyma, çerçevesini çizme sürecindeyim.

Alevden bir top olmuş, içimi kavruk kavruk yakıyor yaşam aşkı. Gel-gitler azalıyor, olumsuzluklar silikleşiyor, anlık inançsızlıklar yerini tam teslimiyete bırakıyor… Son bir dilek diliyorum ayın parlaklığına sığınıp… O an anlıyorum; karanlık ancak karanlığı yutuyor, ışık ise geldiği anda tüm karanlığı yutup yok ediyor…

Dolunayıma doğru yoldayım…

alice and the moon

Sadece Sessiz ve Issız…

Sadece sevgiyi demledim yüreğimde;

Beğenmediğim hiçbir kelimeye yer vermedim seslenişimde.

Sessiz ve ıssız…

Kaldıkça, sana baktım,

Seni hissettim,

Sana yazdım…

 

Sen neresindeydin hayatın?

Kaç tesadüf kalmıştı kaderlerimizin kesişmesine?

Bilmeden, bilmeye gerek duymadan,

Yalnızca inandım…

 

Geçmişin bıraktığı ize baktıkça,

Şimdiki alevlerin farkını gördüm.

Yüreğimi kavuran bu çöl kurusu sıcakta,

Bir an serinlemeyi hayal ettim.

 

‘‘Sabır’’ diye haykırdı tüm sesler;

Sonra sen geldin,

‘‘Bekle’’ dedin…

 

Beklemeye sabrım var mıydı?

Seni beklemek sabrı öğrenmeye değmez miydi?

Bekledikçe sen içimde çığ gibi büyüyor muydun?

Senin için beklemenin tadı apayrı değil miydi?

 

Karar verdim!

Seninle çıktığımız bu yolda,

Bekleyecek, sabredecektim.

Artık biliyordum ruhlar hangi dünyada olurlarsa olsunlar, birbirlerini buluyorlardı…

Bunca yıl sonra ilk kez aşka dair bu kadar saf bir şeyi yazmak öyle yeni ki… Ne hissediyorsun diye sorulduğunda, aşk diyorum bir süredir… Yaşamaya, özlemeye, tatmaya, dans etmeye, saçmalaya, haz duymaya, öpmeye, koklamaya, yemeye, kahkaha atmaya, temasta olmaya, yüzmeye, gülümsemeye, kızmaya, kızmamaya, huzurlu hissetmeye, korkmaya, sevmeye ve her şeyin ötesinde sevilmeye açmışım… Şimdi ise aşığım…

Bir dostum sordu; ‘‘Alınmadıkça insanlardan uzaklaşmıyor musun?’’ Dedim ki, ‘‘Aksine… Alınmadıkça, olduğu gibi kabul ettikçe, olduğu gibi o insanı yaşadıkça daha yakınım insanlara…’’ Akıl almaz bir denklem bu yaşam gerçekten. Düşmekten korkup yıllarca adım atmıyorsun; sonra bir gün canın çok çekiyor, artık yeter diyerek adımı atıveriyorsun. Bir bakıyorsun ardından bir adım daha atıvermişsin. Adımlar adımları izlemiş, ne korku kalmış ne endişe… Bir bakmışsın koşuyorsun! Bir baktım koşuyorum…

Ne çok zaman geçirmişim korunarak, ne kalınmış kabuklarım, ne de uzakmışım yaşam pınarından….

Green owls

İnsan Olmak

Söz sana zalim kader, insanlığımı insanca yaşayacağım!

İnatçı biri değildim eskiden. Yaş aldıkça inat kasım gelişti. Eskiden çabuk pes ederdim. ‘‘Hayat zor’’ der kabuğumdaki ıssız yaşamıma devam ederdim. Zaman bana pek çok fırsat tanıdı. Hepsini üşenmeden elimin tersiyle ittim. Çok mecbur kaldıklarıma gönülsüzce ama bunu kimseye belli etmediğimi zannederek elimin ucuyla girdim. Sonuçlar bazen şaşırttı beni. Tahminlerimin ötesine taşındım. Ama hiçbir zaman tam anlamıyla olduğumu olamadım. Yani potansiyelimi dolu dolu yaşayamadım.

Sonra deli dolu, keyif yüklü ve hakiki bir grup insan çıktı karşıma. Baktım onlar kendileri oluyorlar, daha da ötesi beni de kendim gibi olmaya çağırıyorlar. Direndim. Uzunca bir süre maskemi inceltsem de elimden bırakmadım. Ama öyle bir nokta geldi ki, maskem kendiliğinden düşüverdi. Hıçkırıklar eşlik etti doğumuma. Ağladım. Çok gözyaşı döktüm. Tuhaf hissettim. Yalnız sandım kendimi.

Katılmam bittiğinde gözlerimi araladım. Bir baktım hepsi bana bakıyor. Sessizleştim. Dediler ki ‘‘Seni gördüm ve seni olduğun gibi, olmakta direttiğin halinden bile çok sevdim’’. Kulaklarım yanlış duyuyor sandım. Bunca yıl köşe bucak kaçırdığım, saklamaktan yorulduğum defolu benliğim gün ışığına çıktığında ne de çok sevildi ve sevilmese de kabul gördü. Bir an o kadar gerçek hissettim ki kendimi. Geçmişi bile takmaz, gelecekten korkmaz oldum. Ben, ben olduğumda olanı da olduğu gibi kabul etmek çok daha kolay geldi.

Şimdilerde an’da olmaya taktım. Bakalım bu serüven beni nerelere taşıyacak?

Bavullar ve foto makine

Kelimeler ve Ben

Bugün bahsetmek istediğim kalbimin tam ortasında yaşadığım ama kelimelere dökmeye kalkıştığımda sanki bana ait değilmiş gibi hissettiğim bir şey…

Bazi kapilar welcoming

İnsanlara yardım etmek çok özeldir. Ama her yardım isteyene yardım edebilir miyiz? Aslında bu soruyu sorarak kendimi yatıştırmaya çalışıyorum. Bugün biri benden yardım istedi ve ben tam edebilecekken, elimde her imkan varken, tam o kapıyı araladığım an yardım etmemeyi seçtim. İçimde yenildiğim neydi bilemiyorum. Belki kızgınlıktı. Belki yardımı uzatan ben değildim de isteyen oydu, bu da bana iyi gelmedi. Her ne ise sebep, kapıyı kapadığım an üzerime bir hissizlik oturdu. Aynı zamanda içim inanılmaz acımaya başladı. Kapıyı geri açıp, peşinden koşmayı da gururuma yediremedim. Tuhaf bir ansızlıkta kalakaldım.

Beynim anında bahaneler üretmeye başladı. Onu bu duruma sokan ben değildim, herkese de yardım edemezdim ki, daha önce etmiştim ya zaten… Beynim dondu. Kelimelerim anlamsızlaştı. Kendimi saçma bir duygu fırtınasının tam ortasında buldum.

Gerçekten tek bir insan, tüm benliğimi bu denli sarsacak güce sahip olabilir mi?

Ben ona bu gücü verirsem, elbette!

Yardım etmemeyi seçmeye, ‘‘Hayır’’ demeye ve bundan dolayı vicdan azabı duymamaya hakkım yok mu? Bir yardımsızlık, beni tümden kötü bir insan mı yapar? Bugüne dek yaptığım tüm yardımlar sıfırlanır mı?

Kendime çektirdiğim bu azabı dindirmeye karar verdim. İşte o an bilgisayarın başında, bu satırları doldurmaya başladığım andı…

Kendime ne çok haksızlık yaptığımı düşündüm. Karşılıksız vermeyi huy, hatta meslek edinmiş ben, bugün benim de almaya hakkım olduğunu yeniden keşfettim. 2012 yılının son günlerinde tekerleği keşfetmiş biri kadar şapşal hissettim kendimi. Hayatımı yöneten siyah ve beyazlardan bir kez daha nefret ettim. Ben ne iyi ne kötü, hem iyi hem kötü bir insanım. Ben de hem beyaz hem de siyah var. Ben insanım. Her zaman bunlardan yalnızca biri olamam.

Bu yeniden yaratılmış farkındalıkla pek yol aldığımı söyleyemeyeceğim. İç rahatlığı da şu an uzaklarda bir yerde. Ama yakın zamanda biri bana olumsuz duygulardan kaçmamayı öğretti. Ben de bu kaygımı sahiplenmeyi ve içimde barındırmayı seçeceğim. Kendime biraz kızıp, biraz da şefkat duyarak; yavaş yavaş sakinleşeceğim. Yaşadığım da öğrenilecek derslere gebe bir deneyim olarak haneme işlenecek. Gelecek zaman kullanmam da dikkatimden kaçmadı. Henüz içselleştiremediğim bu döngüyü de elbet bir gün içimden gelerek yaşayacağım.

Işık ve Ayna

Sonunda gün belirdi yeniden… Uzun bir geceydi bu seferki ve bir farkı vardı geçmiş gecelerden. Yandaşlar buldum ilk defa. Farklı sözcüklerle, aynı hisleri anlatan başka insanlar. Yalnız kalmamak adına istemediğim ilişkilerde kalmak zorunda olmadığımı anladım. Günün ilk ışıkları ilham oldu bu defa bana. Gecenin karanlığına sırtımı dayadım. Cümlelerim de kısaldı. Ben mide bulantımdan kurtuldum.

Masada rujİlk defa yalnızca ben vardım aynanın karşısında. Temiz bir yüzdü gördüğüm; sevmeye ve sevilmeye değer tertemiz bir yürek. Bunca yıldır nasıl göremediğime, sırdaşlarımın yanında şahit olsam da baş başa kaldığımız anlarda onu anlayamadığıma şaştım. Birkaç damla gözyaşı kendiliğinden akıverdi; birkaçını da ben yolladım peşleri sıra. Yanaklarım ıslandıkça, içim acıdı ve rahatladı. Sanki belime sancısı vuran yüklerin sebebi gün yüzüne çıkmış gibi hissettim.

Buradan nereye gidildiğini henüz bilmiyorum. Geçmişe dönüp baktığımda orada takılmadığımı hissedip rahatlıyorum ve şanslı hissediyorum. Biliyorum gün yeniden kararacak gerektiğinde ama ben artık daha emin ve rahat çıkabileceğimi biliyorum insan içine. Ben ne zaman çıkmak istersem…

Pek çok insan var, o ışığa çok uzak olduklarını bildiğim. Sevdiklerinin göğsüne yaslayıp başlarını, kaçtıkları gerçekten ve yarattığı ürkünç histen uzaklaşmaya çabalıyorlar. Eskiden ‘‘Gel’’ diyordum, artık anladım benim onları rahatlatamayacağımı.

Farklı yollar var alınabilecek. Şimdilik hangisini seçeceğime karar vermedim. Cevabın zamana bırakmakta olduğunu anladım. Bir de kendime saygı duymak da. İnsanların çoğu ‘‘Tabi ki kendimi seviyorum ve sayıyorum’’ derler. Ancak ben kendimde deneyimledim, dudaklardan özgüven içinde çıkan bu sözler kalpte yankılanmadıkça bir işe yaramıyorlar. İnsan ancak hissettiğinde, kendini sevmeyi ve saymayı öğreniyor. Bu da insan için ‘‘Bir olmak’’ demek. Hem herkesten ayrı bir birey, hem de herkesle aynı dünya düzenini paylaşacak bütünün bir parçası. Birincisi sanırım yolculuğun ilk çözüm noktası. İkincisi sırada. Ama henüz tam anlamıyla tatmamış olsam da, biliyorum ki asıl doyum ikincisinde.

Irvin Yalom’un dalgalanma olarak adlandırdığı yer orası. Bir göle taş attığında, etrafına yansıyan dalgalar gibi, insanın yaşamında başka insanlardaki etkileri ile sürekliliğini taçlandırması…

Bir de sabır var bugün yanımda. Düne göre daha görünür ama hala istediğim kıvamda değil. Öyle zor ki zamanı hızlandırmaya çalışmamak. Mantığın yansıması olan kelimelere döküldüğünde ne kadar da anlamsızlaşıyor. Zamanı hızlandırmak elbette mümkün değil. Ama gel gör ki kendini denemekten alı koymak da bir o kadar imkansız. Yine çaresi zaman. Deneyerek, yanılarak ve zaman zaman nokta atışları yaparak, bunu da öğreneceğim…

Hayaller ve Gerçek

Hayallerinin gerçekleştiğini nasıl anlarsın?

Çocukluğumdan beri bana dayatılan bir inanç vardı… Öyle bir kestirme yol bulmalıydım ki; 10 yılı 10 günde yaşamalı ve hızla hayat basamaklarını tırmanmalıydım. Bunun için inanın çok çabaladım. Yalvardım yaşama, bana pek çok şeyi zamanımdan önce sunsun diye… Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Sonunda öyle bir noktaya geldim ki; kendimi olamayacağım bir yere sürüklerken kaybettiğimi fark ettim. Ve durdum… Uzunca bir süre, suyun yüzeyinde kalıp yaşamıma devam etmek adına attığım mecburi kulaçların dışında, hareketsiz kalakaldım. Sonra, içimde bir şeyler kıpırdamaya başladı. Adım atmaktan hala korksam da, artık yolu karşıma alabilir oldum.

Yeniden ayağa kalkma sürecinde en büyük yardımcım kendimden vazgeçmemek oldu. Böylece, hayallerimde var ettiğim gerçeklerimi gerçekten nasıl var edebileceğimi düşünür oldum. Kendime yakın gelen ve kolay atabileceğime inandığım bir kaç adım attım. Zamanla yolu yabancılamadığı keşfettim. Böylece daha güvende hissettim.

Biraz da böyle geçti zaman. Neredeyim, ne yapıyorum, hazır mıyım derken büyük bir ışık yandı zihnimde ama daha çok kalbimde. Bu yol benim. Yürümeye çabaladığım, nasıl yaparım dediğim aslında kendim olmak. Kendimi sevmeyi öğrenemediğimden, bir türlü sahiplenememişim varlığımı.

Şimdi vardığım noktada, kendim olurken, korkunç bir kıtlıktan çıkmışım gibi hissediyorum. Kana kana içmek istiyorum bu hazzı. Başkalarından beklediğim ne varsa aslında bana çok daha yakın birinden, annemden beklediğimi ve bu beklentimi annem dahil hiç kimsenin karşılayamayacağını anladım. Aslında içimdeki açlığı doyurabilecek tek kişi benim. Neye ihtiyacım varsa, karşılığı ancak benden gelebilir.

Hediye vermek

Eğer ihtiyacım sevgi ve güvense, bunu da ancak ben kendime verebilirim. Bir anda değil elbette. Kendini sevmek ve kendine güvenmek upuzun ve hiç bitmeyecek bir yolculuk. Ama en azından içinde olduğum anda ne kadar verebilirsem, bunun da işimi göreceğini anladım.

Kendimden beklentilerimi gerçeklerimle karşılaştırmak bana iyi geldi. Hep beklediğim onay ve hep korktuğum eleştirilerden kaçmak zorunda olmadığımı daha iyi anladım. Teorik olarak hakim olduğum bu bilgiyi yaşantımda da hissettim. Deneyimlemekten daha öğretici bir şey olamaz. Ben de yaşayarak öğrendim. Bu yazıyı yazmak bugünün ajandasındaymış. Ve ben bunu ancak şu an bu kelimeleri dizip cümleleri sonlandırdıkça görebiliyorum. Bundan haftalar, aylar, yıllar önce bunu bilmemin imkanı yoktu. Uzun lafın kısası, ben çabaladıkça ve aynı anda da akışına bırakmayı başardıkça, olacak olan zaten olacağı anda oluyor.

Bir Teklifim Var…

Sevgilime mektup yazmak istedim ama artık onu sevmediğimi fark edip defteri geri kapattım. Sonra aklıma sen geldin. Belki okur dedim, sana yazmaya karar verdim. Aslında aklım bugünlerde fazlaca karışık. Hayat güzel karşıladı beni yeni yaşımda. Ben de onu utandırmadım. Sıkı çalıştım. Devam da ediyorum. En çok da ne üzerine çalışıyorum biliyor musun? Artık beni biraz tanıdıysan bilirsin cevabı: Kendim. Evet, kendimle uğraşıp duruyorum. Bu biraz mide bulantısı yaratsa da zamanla daha berrak bir yere varacağımdan eminim. Aslında kendimi sorgularken, hayata bakışımı ve hayatı yaşayışımı kastediyorum. Aklımda hep eski aşklarım canlanıyor böyle deyince. Neden acaba? Belki de hayat benim için aşk demek, ne dersin?

Gozluklu BaykusMerak ediyorum; sen hayatı nasıl tarif ediyorsun? İnip çıkan ve bir türlü düz durmayı beceremeyen bir salıncak canlanıyor benim gözümün önünde. Rahat aslında. Yani bana rahat, seni bilemem. Ama yastıklar da sıkıyor bir süre sonra insanı. Ne şımarığım diyorum, bunu bilmek de erdem diyor psikoloğum. Evet, benim de bir psikoloğum var. Ne o, şaşırdın mı? Ben de insanım, benim de ihtiyacım var özel ilgiye, tatlı dile, huzur seline. Onun yanı öyle mutlu ki; hep orada kalsam, ben anlatsam o dinlese. Bazen duymak istemediklerimi söylese de, dobra işte ve benim çıkarımı düşünüyor.

Kıskanma. Kıskanılmayı hiç sevmem. ‘‘Kim sevmez, herkes birbirine hava atmak için çalışmıyor mu?’’ diyeceksen hiç yapma. Ben o insanlardan olmak istemiyorum. Herhalde benim de üstünlük tasladığım, kendimi çok bilir sandığım ve bazen de olduğum alanlar var hayatımda. Ama bunu da kabul edecek kadar olgun olmak zorunda değilim ya. Kıskanılmayı sevmem deyip çıkıyorum işte işin içinden. Sen hangi işlerin içinden sıvışıyorsun ‘‘Ben zinhar öyle değilim!’’ diyerek?

Sana bir teklifim var… Boş bir kağıt bul şimdi. Evet, hemen şimdi. Sonra gel geri, oku kalanını paragrafın. Dur, dur; bir de kalem lazım. Unuttum söylemeyi. Ama sen de her şeyi benden bekleme lütfen. Şimdi adını yaz kağıdın üst kısmında ortalara doğru. Şu an artık sen, sen değilsin. 10 dakikalığına en yakın arkadaşın oldun. Adı ne? Hmm, güzelmiş ismi. Benimki bilir kendini. Okuyordur o da şimdi bu yazıyı. Yapar da o bu teklifimi. Neyse konumuz bu değil. Döndüm sana geri. Yani en yakın arkadaşın haline. Şimdi kağıdın adının altında kalan kısmının ortasına boydan boya bir çizgi çek. Sağ sütuna güzel bir artı çiz üste doğru; sol tarafa da bir eksi isterim. Hadi bakalım; şimdi en yakın arkadaşın seni anlatıyor. En az 5’er adet artı ve eksi görmek istiyorum listede. Karakter özellikleri, eğitim, iş, sosyal ilişkiler, geçmiş takıntıları, gelecek beklentileri ve bugün yaptıklarına dair her şeyden seçebilirsin.

Listeye istediğin kadar madde ekleyebilirsin. Bugün aklına gelmiyorsa ilk 5’ten sonrasını yarın da yazmaya devam edebilirsin. Ama arada yap bunu olur mu? İnsanın algısı açılıyor ve yenileniyor kendisine bir başkasının gözünden baktığında. Vaktin olursa bizimle de paylaş gözlemini.

Yepyeni keşifler yapman dileğiyle…

Arkası Gelecek

Bazen düşünüyorum, bu kadar insan ve bu kadar hayal varken evrende; ben ve benim hayallerim ne kadar önemli kalıyor diye. Kendi görüş alanıma göre değerlendirdiğimde elbette çıkıyor içimden fırtınamsı bir bulut ve kaplıyor her yanı. Hayallerim yer gök karışacak kadar büyük geliyor o anlarda. Ellerim titriyor, yanaklarım fırtınadan nasibini alarak ürperiyor, gözlerim toz yumağına benzer beyaz lekelere şahitlik ediyor, kulaklarımda sessizlik sonrası çıkan kargaşanın uğultusu, tadına bakmak istiyorum bu engin arbedenin.

Sonra bir adım geri atıyorum. Her şeyin daha dingin olduğu bir köşe seçiyorum kendime. Elimi telefona atıp aramam gereken o isim yankılanıyor zihnimde. Çekingen bir tavırla yine erteliyorum geleceğime gidecek o sese ulaşmayı. Bir kadın sesi bu. İçimdekini zirveden alıp dibe vurduracak, ardından aslında zirvenin sandığımdan çok daha yüksekte olduğunu fark etmemi sağlayacak ve benimle yeni tanımlanmış o tepe noktasına sabırla çıkacak bir kadın. Ben bir yıldır bu kadını bekliyorum ve şimdi, belki de biraz ona yüklediğim bu ulvi anlamdan ötürü, bir türlü ona ulaşacağım adımı atamıyorum.

Hayallerime çeviriyorum yeniden gözlerimi. Yazarken bu kadar zorlandığım; herhalde olmazsa yıkılırım diye çekindiğimden göz göze gelmekten hep kaçındığım umudum aralarında sıkışmış kurtarmamı bekliyor. Henüz onu oradan çekip alacak cesareti içimde bulamıyorum. Bir süredir alt yapı çalışmalarını başlattığım inşaat sürmekte; onu selamlıyorum ve anlık bir bakışla telkin ediyorum.

‘‘Sevgili umudum, sen gençliğin tozlu bir baharında, adını sanını hatırlamayı gereksiz bulduğum pek çok kişi ve anı tarafından defalarca kırıldın. Ama yılmadın ve sen beni hiç terk etmedin. Ben de artık büyümenin getirdiği bir akıllanmışlıkla seni her yeşereceğin fırsatta ortaya saçmamayı öğrendim. Şimdi sabretmenin erdeminde bekliyoruz. Vuslat yakın değil ama kesin.’’

Umudum bir yandan iç çekiyor, diğer yandan usulca başını öne arkaya sallıyor. Anlıyor beni; kal demiyor. Arkamı dönüp, ardıma bakarmış gibi yapıp yürümeye başlıyorum. O an nereye gideceğimi bilemiyorum. Zaten hayat yolculuğu tam da böyle bir şey değil mi? Bu kez ben iç çekiyorum. Yolun sonunu gördüğüm günlerden değil bugün. Kayıp, amaçsız, hazırlıksız ve güçsüz hissetme günü bugün. Elbet bir zaman sonra, sisler dağılacak ve ben yeniden başladığım yolda devam edeceğim. Şimdilik nokta.