Sonsuza Dek

Bizi küçüklüğümüzden beri o ebedi aşkın bir gün geleceğine inandırdılar. Hep o her an kaybetmekten korkarak doya doya seveceğimiz bir taneyi aradık. Kasıtlı olarak bizi asla incitmeyecek ama istem dışı canımızı yaktığında da ölümden beter acıtacak sevgiliyi…

O gün hiç gelmedi… Dudakların susuzluğu hiç dinmedi. Büyüdükçe bastırdık beklentilerimizi ve umudumuzu. Hayat öyle garip ki, aslında anlamı olmayan onca şeyi keyif alarak yaşayabiliyoruz. Belki de yaşamak zorunda olduğumuzdan.

Gerçekçi olarak gitme şansım olduğuna inanmıyorum. Kalacaksam da keyif almak en akıllıca seçenek gibi gözüküyor.

Bir filmde izlemiştim. Baş roldeki adam kadına diyordu ki: ‘‘Seninle geçecek hiçbir zaman dilim yeterli olamaz. Ama gel sonsuza dek ile başlayalım…’’ Bu cümleyi duyduktan sonra gerçek hayattaki sevgililerden duyduğumuz hangi cümle tatmin edebilir ki aşka aç yüreğimizi?

Belki de baştan hayal kırıklığına mahkum ediyoruz kendimizi. Olmayacak bir mükemmelin peşinden koşuyoruz… Bir işi yapacaksam, en doğru, en güzel, en verimli şekilde yani mükemmel yapmalıyım diyorsak; zaten baştan sonucu beğenmeyeceğimizi garantiliyoruz. Mükemmel imkansız…

İnsan hayatı daha anlık. Güzel anlar var, mükemmele yaklaşan dakikalar, belki de saliseler… Tek yapabileceğim o anları çoğaltabilen birini bulmak. Kavgalar, kırgınlıklar, küskünlükler, üzüntüler ve tatminsizlikler hep var olacak. Öyleyse ben, onlardan kaçmaya çalışmak yerine olanı var gücümle yaşayabilirim.

Her yeni gün bitmeyen bir mücadele zinciri sunuyor insana. Başarılı olduğumuz haberinin yanında hep bir de hata buluyoruz yaptıklarımızda. Gülünç anlar yaşanıyor. Sonradan hikayelere konu olan travmalar atlatılıyor. Dedikleri gibi ‘‘her şey insanlar için’’.

Kısacık bir an için de olsa, çocukluğumdan beri hayalini kurduğum o büyüyü yaşamak isterdim. Bu cümle bile öyle iç acıtıcı ki… Belki de yaşadım ve farkında bile değilim. Geriye dönüp bakınca, aklıma gelen bir kaç dakika var su yüzüne çıkan. Bunca yıllık ömrümde sadece bir kaç dakika…

Eskiden yıldızlara bakarak hayalini kurduğum, anlayacak kimseyi bulamadığımdan ağaçlara anlattığım ve rüyalarıma girsin diye uyumadan önce saatlerce beynimde döndürdüğüm birini gördüm geçen gün. İçim sımsıcak oldu… Ama o sadece gözlerime baktı, iki çift laf etti ve yanımdan gitti. O an yeniden fark ettim hayatta açlığını çektiğim her şeyin ve herkesin aslında beynimde ve kalbimde büyüttüğümden bu kadar değerli olduğunu…

Saflık

Bazen nedenini bilmeden sevmek ister insan;

Ama sanki her sevilenin sevene vereceği bir şey varmış gibi,

Hep temkinli yaklaşır ilişkilerine…

 

Saflığı korumanın bir yolu var mıdır acaba?

Yıllardır sorduğum,

Cevabını bulamadıkça ondan uzaklaştığım

Bir soru bu kulaklarımda uğultuya dönüşen…

 

Belki sessizlikte bulurum cevabı diye sustuğum çoktur;

Anlattıkça gözle görülür, hayal edilir, elle tutulur olur diye,

Kelimelerin gücüne itimat ederek durmadan konuştuğum da…

 

Birileri

Hayatta birileri görsün ve takdir etsin diye yapılan ne varsa, sonunda insanı incitiyor. Ancak kendin için yaptığın kalıcı ve huzur verici oluyor.  Ama sosyal parçasından kurtulamayan insan, eninde sonunda kafasını çevirip bakıyor etrafındakilere; en azından en yakınlarına. Destek bekliyor, ilgi arıyor ve yaptığının anlamlı olduğunun tasdik edilmesini arzuluyor.

 

Aşıkken insanın odak noktası maşuk oluyor mesela. Sevilenin etkilenmesi, mutlu olması için kılı kırk yarıyor insan. Zamanın düşman olduğunu bile bile onunla daha çok vakit geçirmeye dair sözler veriyor. En akıllı insanların bile aklını başından alan aşk, bir türlü doymak bilmiyor. Katlanan bir arzuyla yapıştırıyor mıknatısları birbirine.

 

İlk öpücük su serpiyor aşığın yüreğine. Öyle seviyor ki tadını o dudakların, biraz daha sürmesine çabalıyor. Ardından gelen her adım, daha çok yaklaştırıyor insanı şehvet durağına. Orada bir süre duruyorlar aşıkla maşuk.

 

Sonra alışkanlıklar giriyor araya. Bilindik olmaya başlıyor yeni keşfedilmiş kıta. Her adımı karışladıkça insan yeniden susuzluk hissetmeye başlıyor ve belki de ayrılık çıkageliyor hiç beklenmedik bir anda.

 

Bu süreci bile bile nasıl duruyor insan aşkın yanında?

 

Ama başka durumlar var ki zamana yenilmek yerine ondan besleniyorlar. Dostluk gibi mesela… İki dost her yaşanan anıyla daha çok kenetleniyorlar birbirlerine. Zamanın lehine işlediği bir birliktelik oluyor yaşadıkları ve yaşlandıkça daha bir sırnaşıyorlar.

 

Nedir dostu maşuktan ayıran? Nedir dostluğun reçetesi olurken aşkın idam fermanını çıkaran?

 

Keşke aşk da dostluk gibi katlansa zaman geçtikçe. Keşke aşık olduğunla her öpüşmen ilki kadar alevlendirse yüreğini. Güven ve sevginin yanında, keşke aşk da kalabilse artmasa da değişmeden.

 

Galiba dost, yanında kendin olduğun ve kendini ön plana koysan da seninle yanyana durarak, seninle ön planda olmayı başarabildiğinden kazanıyor zaman savaşını. Oysa aşkta maşuk ön planda olmaya alışıyor ve hep bunu bekliyor. Aşık ikiye bölünemiyor. Hem aşık hem de maşuk olarak devam edemiyor hayatına. Maşuk olmanın yoğunluğu kafasını karıştırdıkça ve onu cezbettikçe, aşık olmaktan vazgeçiyor.

 

Ve hikaye orada noktalanıyor…

 

Dur Bir An (Bir, Hatta Birden Fazla)

Bir an, durdum. Bana umut veren bir dostumu düşündüm. Sezgilerimi alt eden bir yüzdü karşımda duran. Gözlerinin içi hüzün, kalbi sevgi, dili kahkaha, ruhu gözyaşı dolu bir adam. Yapmayı çok iyi becerdiği bir iş vardı. Bana, ‘‘Sen de yapabilirsin’’ diyordu. Sesi yumuşak, sakalı kırlaşmış bu yaşını başına toplamış adam, herkesi kanatlarının altına almış, sohbete sohbet ile eşlik ediyordu.

 

Hayat durarak yaşanamaz; ama bazı anlar durmayı hak eder. Her yudumun hissederek boğazından geçmesini istersin; gözlerin kamaşır hazdan ve anlarsın mest olmak ne demek. Ender ve özeldir böyle anlar; ve nereden çıkacakları hiç belli olmaz. Bir yabancının gözlerinde de bulabilirsin o anı; bir dost sofrasında da…

 

Nedir biliyor musun o anları durmaya değer kılan? İçinde hissettiğin, adını koyamadığın, sana dinginlik veren bir duygu… Sımsıcak ve loş sarı bir ışıkta, kendini kaptırmış nefis bir kitap okurken hissettiğin o yalın duygudur o an içine dolan. Hiç bitmesin istersin hayatı hayat yapan o an ve durursun.

 

Sen hiç durdun mu? Bir an nefesini derinden çekip etrafına baktın mı minnettar gözlerle? Olduysa olmuştur ve sen zaten biliyorsundur bahsettiğim duyguyu, anı… Her neyse adı.

 

Ne kadar zorluklar getiriyor hayat insana. Herkesin hayatında istemediği, yıprandığı, üzüldüğü bir çok şey oluyor. En mükemmel gözüken hayatlar bile hep eksik yaşanıyor sarılamayan yaralar yüzünden. Hep başkalarına bakar, her şeyi tastamam zannederiz. Ancak gözlem yapmayı, duymanın ötesinde dinlemeyi bilenler görürler her ruhun bir, hatta birden fazla çatlağı olduğunu. Yine de hep ondaki, kendindekinden kıymetli ve keyifli gelir insana.

 

Neyi kıskanırız tam olarak? Sahip olamadıklarımızı mı? Sahip olamadığımız bir, hatta birden fazla şey her daim olacaksa, bu sevimsiz kıskançlık neden uzaklaşmaz insandan?

 

Kıskançlık, korkulardan beslenir. İnsan korkar elindekini kaybetmekten. Vurgulamak, merkeze koymak, doya doya yaşamak istemez elindekini. Bir gün biter ya da giderse, daha az bağlanmış olur ona. Ve kaybetmekten korktuklarının aslında o kadar da vazgeçilmez olmadığını göstermek istercesine, hep başkalarındaki daha değerlilerde olur gözü ve kıskanır delice.

 

Böylelikle korku besler kıskançlığı ve tabiatı gereği ürkek ruhlu olan insan, asla kurtulamaz kıskançlıktan. Ancak elindekileri doyarak yaşayabilen ve bir gün kaybederse onlarsız da yaşanabileceğini bilen insanlar kıskançlıklarına ket vurabilirler.

 

Durduran anların içinde ne korkuya ne de kıskançlığa yer vardır. O anlar temizdir. Kalpte yaşanır, gözle zor görülür ve akılla anlaşılmaz. Sadece bir andır durduran insanı ve pek çok anın toplamıdır hayat denen.

 

Tek İstediğim Biraz Cesaret

Sonunda baş başa kaldık sevgili ben. Başkalarının söylediklerinden etkilenme yaşımı geçtiğimden beri, kimseden senden aldığım kadar haz alamaz oldum. Sanki ben sadece seninle bütün olabiliyorum gibi, ne zaman başım duygularla derde girse; dert ortağım yapıyorum seni. Özlemişim gözlerindeki samimiyeti.

 

Uzun yıllar var anıları gömdüğüm sandığıma biriktireli eskileri. Döndürür dururdum eskiden her anıyı, her anı. İsterdim ki geriye dönüp müdahale edeyim. Kendimi en umutsuz durumlardan usulca kurtarayım…

 

Zamanla anladım gece yastık üzerinde kurulan hayallerin gerçek olamayacağını. İnan, bir ara gerçek olur umuduyla yaşadım. Ben, hep şu anki halimden farklıydım o hayallerde. Hep ya daha güzel, ya daha dimdik, ya daha güler yüzlü, ya da daha sakindim… Beni kırana, hiç duraksamadan en zekice cevabı verebilir, hiç yapamayacağımı düşündüklerimi yapabilirdim orada.

 

Bir de gerçek ben vardı. Aynaya baktığımda görmek istemediğim, herşeyini eleştirdiğim. Büyüklerimden kalma bir alışkanlıktı belki de eksikleri bulmak. Bu kadar sevemediğim kendimi kimselere yakıştırmaz, tek bir dostla yıllarımı geçirirdim. Sonra, anladım. Süper kahraman olmasam da sevilebileceğimi, tek kavgayla o kişinin kaçıp gitmeyeceğini, birden fazla dosta, arkadaşa, can yoldaşına kapılarımı açarsam evde ne var ne yok talan edip gitmeyeceklerini…

 

Güvendim. Hepsine. Kimine biraz daha fazla, kimine daha az… Ama en zoru kendime güvenmekti. Benim de firar etme olasılığım oldukça yüksekti. Direttim; inatla kendimi yeniden yaratmak yerine, olanın keyfini sürdüm. Ve bugüne geldim.

 

Yolum uzun ama artık geride bırakılmış bir mesafe de var.

 

Hala kimi zaman kapkara oluyor gökyüzü, seçemez oluyorum gideceğim yönü. O histen nefret ediyorum ama onunla da barıştım. Biliyorum ki geldiği gibi gidiyor da.

 

Ben önümde pembeler, maviler, sarılar, yeşiller görebildiğim günleri daha çok seviyorum. Zorlanmadan gülümseyebilmekten büyük bir keyif tanımıyorum. O zamanlar, keşfedilecek büyük bir ada gibi geliyor bana dünya. Hem tanıdık hem de yabancı, ve hep tebessümlü…

 

Çok istediklerim ve ulaşamadıklarım beni bekler mi acaba ben onlara da ulaşacak cesareti toplayana dek?

 

Gitmeden Tam Bir An Önce

Sesin çıkmıyor sandığında içinden konuştuğunu fark etmek gibidir yalnızlığınla yüzleşmek. İnsan, en zor günlerinde bir dost eli arar omzuna dokunacak, herşeyin geçeğini ve sıkıntıların yerini güzelliklere bırakacağını söyleyecek. Oysa o dost bir türlü çıkmaz ortaya en ihtiyaç duyulan anda. Ama yine de güzeldir insanın hayatında pek çok tanıdığı, bildiği, öğrendiği, okuduğu, beraberliğinden keyif aldığı yüzün olması.

Sessizliği dinlemek iyi gelir bazen. Yaşamın gürültüsü öyle yoğun olmuştur ki, insan yazın sıcağında gündüzleri kavrulup gecenin yerleşmesiyle kıpırdanmaya başlayan yaprakların sesini unutur. Şansı varsa insanın, arada bir mola alabilir koşturmacasından ve kasıtlı olarak İtalyanlara özenebilir. Hiçbir şey yapmanın güzelliğini keşfedebilir bir kaç vakit. O zaman ruh biraz da olsa huzur nedir anlar. Ancak o zaman, hızlı solumaktan yorulmuş ciğerler, rahat ve derin bir nefes çekebilir.

Doğada gökkuşağının renkleri sabittir. Ama kişinin zihninde, her renk vardır gökyüzünde. Dilediğini yaratabileceği sihirli değneğidir hayal gücü insanoğlunun. Umduğu, arzuladığı, şehvetle istediği, beklediği, özlediği ne varsa, hayalinde onundur. Özgürlüktür dilediğini gözlerini yumduğun an beş duyunla yaşıyormuş gibi algılama gücüne sahip olabilmek.

Bir de kalbi vardır insanın. Tüm duygularına, kırık anılarına ve gelecek umutlarına ev olur yürek. Başını sokacak bir çatının önemini bilen insan, kalbine titizlenir ve onu üzenleri hep bir yudum temkinle gözlemler. Ama hayat akışı, kalbi uzak kılar insana. Beyin, düşünce, zihin, akıl hep ön plandadır. ‘‘Daha’’lara ulaşmak için insana bu düzende gereken aklını kullanabilmektir; kalp zayıflık olarak algılanır.

Onca oyundan çıkarılmalara rağmen, dirayetli kalp illa hissettirir kendini. Kimi insanı daha seyrek yoklar zamanın yarattığı kalkanlardan dolayı. Bazılarında ise daha baskındır ve sesi daha sık duyulur. O insanlar, kalbin bayrağını zirveye taşımakla yükümlüdürler. Duygusallıklarından işittikleri azarlara ve defalarca kırılan umutlarına aldırış etmeden, çabalarını sürdürürler.

Ben, o insanlara hayranım. Onlar ki her daim ruh ve bedeni bütün sayar, kalbi de merkeze koyarlar; işte onlar kahramandırlar. Bu kadar kötülüğün, yalanın, sahteciliğin, acının, insafsızlığın ve adaletsizliğin olduğu bir dünyada, gerçek gülümsemesini koruyabilmiş her insan, bir madalyayı hak eder. Hoş, onların madalyaya, ödüle ilgileri yoktur. Ama benim kalbimden geçen, kalbini unutmamış her insanın önüne hak ettiği saygı ve hayranlığı sermektir.

Mutluluğun Resmi

Gözlerinde gördüm sessizliği. İlk defa korktum hissettiklerimden. Gitmeye bu denli yaklaşmıştım daha önce de ama hiç geri dönemeyeceğimi düşünmemiştim. Yıllar önce, biri uyarmıştı beni. Seninle çıkacağım bu yolun beni üzeceğini, acele etmemem gerektiğini söylemişti. Oysa yüzme biliyor muyum diye bile düşünecek fırsatı kendime tanımadan, atlayıvermiştim bu ilişkiye. Şimdi canım yansa da ne fayda?

Bir zamanlar, mutluluğun resmini çiz dediğinde hocam, dışı kapkara bir çizgiyle belirlenmiş içi bembeyaz, boş bir daire çizecektim kâğıda. Oysa rengarenk bir gökkuşağı yapmıştım. Öyle olması gerektiğine inandığımdan. Zaten şimdiki pişmanlıklarım hep öyle olması gereklerden.

Uyutuyorum belki de hayallerimi. Seninkilerin peşinde debelenip, kendimi kaybediyorum. Çok yorgunum.

Bedenimin her zerresinde biliyorum: Sen ona benziyorsun. Herkesi üzene, kimseyi düşünmeyene ve gönül rahatlığıyla çekip gidene. Bana hiç değer vermeyene. Ve ben hala yakılıp yıkılanları onaracağıma inanan saf aşık, bekliyorum gülümsemeni.

Her tablonun tek bir şansı vardır bakanın gözlerinde parlamak için. İlk anda yakalayabilirsen o büyüyü, devamı gelir o ressamla ilişkinin. Ben sen bana koşarken yakalamıştım o büyüyü. Ama kendimi hıçkırarak ağlarken bulduğum ilk anda, kaybetmiştim sahip olduğumu sandığım inancı.

Neden hala buradayım bilemiyorum. Belki gerçekten gidecek cesareti bulmayı beceremediğimden; ya da suçu hep kendimde aramamı sağlamayı ustalıkla başardığından.

Sen beni duymuyorsun. Sözlerim saçma, yaptıklarım yanlış, hayatım basit geliyor sana. Hislerime saygı duymuyor, düşüncelerime artık değer vermiyorsun. Biz bu ikili hayatta, tekliğimizi yaşıyoruz aslında. Apayrı iki dünyayız seninle. Kendindeki eksikleri bende eksik bularak telafi etmeye çalışıyorsun. İşin en kötü tarafı, ben hala sana inanıyorum. Her defasında dönüp hançeri kendi kalbime saplıyorum.

Gittiğimde şaşıracaksın biliyorum. Ama ben artık mutluluğu arzu ettiğim gibi resmetmek istiyorum. Dış hattı kalın siyah bir şeritle belirginleşmiş, bembeyaz bir daire… Beni anlatan ve bana umudu hatırlatan yepyeni bir başlangıç misali.

Aşk Acıtır

Bundan bir ay önce, hayatımın aşkını kaybettim. İlk duyduğumda kulaklarıma inanamadığım bir haberle tüm gerçeğimin bir anda ellerimden kayıp gitmesine seyirci kaldım. Yapabileceğim ne vardı bilmiyorum ama her neydiyse yapamadım. Sadece, kalbim çok acıyor. Anlayamadığımdan anlatamadığım bir sancı çekiyorum göğüs kafesimin içinde. Ne iyi gelir ki taze aşk yarasına?

İnsan, güvenmekte ne kadar zorlanıyor birine. Ve o biri zorla verilen güveni ne kadar kolay kırabiliyor. O kadar zor ki birine kendini, kalbini, sevgini emanet etmek. Belki de hep emanet bıraktığımdan bunlar başıma geliyor. Bir önceki kırmıştı diye yine kırılmasına engel olmaya çabaladığım hayallerimi hep göçebe yeşertiyorum sevdiklerimin hayatlarında. Toprağa kök salmadan, saksıda ömür geçirmem de bundan sanırım. Her an gidebilecekmiş gibi…

Bir ses duysam gecenin ıssızlığında, biliyorum yeniden ayağa kalkabileceğim ama olmuyor, hiçbir şarkı, hiçbir kahraman beni kendime getiremiyor. Dost dediğinden zaten zor bulunuyor. Ve insan, gecenin kör dibinde kendisiyle baş başa usulca soluklanıyor köşesinde. Belki zaman içinde benim de hayallerim gerçek olur. Kim bilir, belki de bende başkaları gibi arzu ettiklerime kavuşur, nefes nefese değil nefis lezzetlerle devam ederim hayatıma. Belki ben de bir gün sevdiğim gibi sevilirim…

Aslında çokta değil gözüm; azı ister gönlüm. Bilmece sorsalar, bilsem rahatlasam isterim çoğu zaman. Olağan akışında mutlu olurum çoğu olayın. Kontrol takıntımı yendiğim uzun yıllar tüketmişimdir gençliğimde. Savaşlarım olmuştur kendini benden üstün sanan kurt adam ve kurt kadınlarla. Hafif kırgın, yarı buruk çıkmışımdır günlerimin bir kısmından. Kahkahalarımın salonları inlettiği olmuştur hoş sohbetlerin ortasında. Ben, yaşamışımdır çoğu günümü. Ama işte bazı günler ve bazı dönemler, dip nedir öğrenmişimdir hiç istemeden, terk edenlerin ve beni oraya itenlerin zoruyla. Yine kendim çıkacağımı bile bile, beni oraya atmalarına izin vermişimdir.

İnsan kendine az biraz inansa, bir de geçmişe saplanmaktan sıyrılsa, daha emin atardı adımlarını. Ben, gelecekte geçmişinde değiştirmek istediklerini arayan kadın, saplanmışım umuda, ayrılamıyorum yamacından hayallerin. Gerçekçi olarak baktığım herşeyde gerçeküstü bir sihir arıyorum. Anlamadığımda sormuyor, yorumluyorum. Vazgeçecekken hep son bir şans daha tanıyorum. Görmezlikten geldiğime inanmalarını sağlarken eleştiri oklarımı sivriltiyorum. İğnemi hep kendime batırıp, hayallerden gerçeklere düşmeme sebep oluyorum. Ama ben kendimi seviyorum. Hayatımın aşkı ne derse desin, ben kendimden vazgeçmiyorum. Herşeyimle, olduğum gibi… İlan-ı aşk.

 

Pazartesiye Uyanmak

Her pazartesi sabahı hayat yeniden başlıyor sanki… Günler bir bir, birbirlerinin üzerine eklenerek geçiyor ve geçen zamanla geçmiş günlerin sayısı artıyor. Hayatı anlamlı kılan şeyin ne olduğunu bulduğunu zannederken insan, her defasında bıkmadan yanıldığını anlıyor. Bazen sormadan edemiyorum, hayatı anlamlı yapan her şeye yüklediğim anlamlar ne kadar gerçek? Mutluluk sadece anlarda mı var? Genel-geçer bir mutluluk hala keşfedilmedi mi?

Her zaman bardağın dolu tarafına bakmayı denerken, aslında ne denli melankolik olduğunu gördüğünde bunca yıl sonra hala şaşırabilir mi insan? Bir nefes, bir can, bir dokunuş, bir tutam sevgiye muhtaç; kaç gün sayabilir yaşanmadan geçti diye? Aslında buzdağının en görünmeyen dibi hep aynı.  Her insan özünde sevgiyi arıyor. Ama öyle bir sevgi ki bu, olmadığı tek an bile sanki hiç olmamışçasına sarsabiliyor insanı.

İnsanın kendine en güzel hediyesi, kendini sevmektir derler. Zor ama ulaşması mümkün bu yol dikenliymiş aynı zamanda. Gülü sevmek uğruna bu dikenlere katlanmak gerekiyormuş. İşin en tuhaf yanı, gül de insanın kendisi, dikenlerde aklında, ruhunda, kalbinde taşıdığı izler. Bu izlerin bazıları kalbini kıranlardan emanet, kimileri yılların birikimiyle oluşmuş, bazılarını ise insan kendi elleriyle kazımış acımasını izlemeye doyamamacasına…

Sevgi nasıl bir şey biliyor musunuz? Sevgi, sevdiğin yan odadaysa ve sen uykunun en tatlı yerindeyken bir an uyanıp onun yokluğunun soğukluğu çarptıysa yüzüne, hiç üşenmeden sıcak yatağından kalkıp onun yanına gelmektir. Geldiğinde de o her ne yapıyorsa, keyifle devam etmesi neizin vererek sadece aynı odanın havasını solumanın hazzını yaşayabilmektir. Birini bu kadar sevdiniz mi hiç?

Karşılıksız sevgi zor.  İnsan, ne kadar sevmek için sevdiğini iddia etse de vazgeçemiyor sevilmeyi beklemekten ve zamanla yetmez oluyor aynı odanın havasını solumak. Daha fazlasını istiyor yürek ve alamadıkça kırılıyor. Oluşan izler her seferinde bir adımlık mesafe kadar daha uzakta oturtuyor uykusundan uyanmış aşığı.  Ve zaman aleyhine işliyor seven kalbin. Sevemez, sevilemez oluyor…

Tuhaf ama tikler sadece bedensel olmuyor bence. Kalbin ve ruhun da tikleri olabiliyor hayatta. Her kırgınlıkta öfke dalgasına kapılmak gibi, ya da her karşılıksız sevdiğinde boğulduğunu zannedip hıçkırarak ve inleyerek ağlamak gibi…

Hani olur ya bazen dar gelir dört duvar. İnsan ağlamak ister, zamanı durdurmak ister, acısını silmek ister. İşte o anlarda kendini sevmek devre dışı kalır. İnsanın kendisi, en ihtiyacı duyduğu anda kendini yüz üstü bırakır. O zaman dışarıdan bekler insan o sevgiyi ama kimse anlamaz anlatamadığı yalnızlık sancısını. Arada kekeleyerek “Yalnızız be abi” der dudaklar ama karşıdaki o an orada olamıyorsa, sussuz ve ıssız kalmıştır adam çölün kuraklığında.

Ne zaman geçer bu melankolik ruh hali, bilinmez. Bazen bir tebessüm, bazen bir nükte, bazense bir kedinin sevgisi kendine getirir insanı. İşte bu yüzden o girdabın içinde olmadığımız anlarda karşımızdakine sevgi ve anlayış sunmak çok önemlidir. Kim bilir belki bugün onun ihtiyaç günüdür ve uzattığımız el belki de kırık bir kalbin son çağrısı olacaktır…

 

Sana Bir Mektubum Var

Gel hayatı konuşalım dostum. Mesela dün biri ben istemeden bir iyilik yaptı bana. Gel, bunu irdeleyelim. O kadar seyrekleşti ki yardımlaşma, verici olma; ve o kadar tavan yaptı ki bencillik, benmerkezcilik… Gel, seninle bu gece birbirimizi dinleyelim ve en samimi niyetlerimizle birbirimizi anlamayı deneyelim.

Bir çift göz ve bir yüreğin içimi ferahlatmaya yetebileceğini neden söylemedin daha önce? Ben onca debelenirken kendi ayaklarımın üzerinde durmak çatısı altında, gelip bir yudum tattırmadın sevilmenin huzurundan?

Bazı gözler var, içinde anlam yüklü. Onlara baktıkça bu denli kötüye gittiğini ve tehlikeleri barındırdığını düşündüğüm dünyanın aslında ikiyüzlü olduğuna inanmaktayım. Bir düzen var devam etmesi istenilen ve aksın diye uğraşılan yapay bir dere var. İçine katılan onlarca insan da uyum sağlamak için bırakmışlar içlerinden geleni yaşamayı. Anlıyorsun değil mi dostum? Aslında yalnız olmak zorunda değiliz hayatta.

İnsanlara kendilerine de değer verebileceklerini hatırlattığında “bencil olmak istemiyorum” derler. Oysa kendini sevmeyen, katıksız ve yontulmamış sevgiyi nasıl anlar ki?

Zaman zaman kendimle çeliştiğimin farkındayım. Ama zaten insan doğam çelişkilerden ibaret değil mi? Gel, çözelim seninle bu karmaşayı bu gece. Anlat bana aklından geçenleri, içinden gelenleri ve duyulsun kalbinin sesi belki de uzun zamandır ilk defa.

Unuttuk değil mi mektup yazmayı kısa tweetlerin dünyasında? Gel, sen de bir kalemi ve kağıdı al eline ve yaz bana. Neyse “söylemesem daha iyi olur” dediğin, akıt kelimelerine. Söyleme, ama yaz. Yazmak daha sihirli değil mi? İçine attıkça sen başkalaşıyorsun ve ben seni tanıyamaz oluyorum. Gerçek sana dokunamadıkça, nasıl anlarım ne hissettiğini?

O kadar bekledim ki seni. Duymak istedim hep ne yaşadığını ve şahit olmak istedim yürüdüğün yollara. İnanmadın belki birinin seni beklediğine ve bu denli saf bir kadının ortalarda dolandığına. Hayat beklenmedik anlarda fısıldıyor altta kalan gerçeklerini. Yalanlar örtüyor çoğunlukla susturulan sesleri. Ben bu gece niyet ettim seni kabuğundan çıkarmaya ve sana inanmaya. Sen dersen ki “gerçek bu”, söz inanacağım duygularına.

Belki de söze bile gerek kalmayacak. Sadece bir tebessümünden bileceğim hem kendin hem de benim için gerçeği söylemeye geldiğine.

Biliyor musun oyunlar oynuyoruz kimi zaman. En yakınlarımız bile bilmiyor arka planda kalan tutkularımızı, kıskançlıklarımızı ve somutlaştırmadığımız hayallerimizi. Sonra gelip “hayalcilik aldatmacadır” diyorlar. Ben böyle düşünmüyorum dostum ve hayallerimden vazgeçmeyi hiç düşünmüyorum.

Senin için de dileğim bundan cesaret alman ve geceleri yastığa bir santimetre kala, kimse yokken yargılayacak seni, içinden fışkıran hayallerini gün ışığında, cesurca dökmen ortalık yere. Söz, toplamana yardım edeceğim parçaları. Puzzle sandıklarının aslında mutsuzca sorduğun “mutluluk var mı” sorunun cevabı olduğunu görmene yardım edeceğim. Ben ne öğrendiysem şu son yıllarda içinden geçtiğim öz yolculuklarımda, aktıkça dışarı seninle paylaşacağım.

“Çözümü yok” diyeceksin belki bu tezatların. “Onlarla yaşamak” diyeceğim çaresi. “Onların da sana ait olduklarını anlamak ve kabullenmek” diyeceğim belki de. Bir günün bir diğerine benzememeye başlayacak o noktadan sonra; çünkü sen genel-geçerleden uzaklaşarak kendi diline kavuşmuş olacaksın.

Herkes kabullenmeyecek bu halini. Karşı çıkanlar da olacak, yargılamaya kalkanlar da. İşte özgüven o zaman imdadına koşacak, sarıp sarmalayacak seni. Sen “ben de kalmadı ondan” demeden önce ben sana kendi hikayemi anlatmaya başlayacağım. Bir çocuğun, dolup taşan bir evdeki yapayalnız geceleriyle başlayıp titreyen bir genç kızın bunu nasıl mesafesiyle sakladığını anlatacağım. Belki inanamayacaksın içtenliğime ama dinleyeceksin bu genç kızın nasıl kendi yolunu azimle arşınlayan genç bir kadına dönüştüğünü.

Gel dostum, seninle hayatdaş olalım.