Arkası Gelecek

Bazen düşünüyorum, bu kadar insan ve bu kadar hayal varken evrende; ben ve benim hayallerim ne kadar önemli kalıyor diye. Kendi görüş alanıma göre değerlendirdiğimde elbette çıkıyor içimden fırtınamsı bir bulut ve kaplıyor her yanı. Hayallerim yer gök karışacak kadar büyük geliyor o anlarda. Ellerim titriyor, yanaklarım fırtınadan nasibini alarak ürperiyor, gözlerim toz yumağına benzer beyaz lekelere şahitlik ediyor, kulaklarımda sessizlik sonrası çıkan kargaşanın uğultusu, tadına bakmak istiyorum bu engin arbedenin.

Sonra bir adım geri atıyorum. Her şeyin daha dingin olduğu bir köşe seçiyorum kendime. Elimi telefona atıp aramam gereken o isim yankılanıyor zihnimde. Çekingen bir tavırla yine erteliyorum geleceğime gidecek o sese ulaşmayı. Bir kadın sesi bu. İçimdekini zirveden alıp dibe vurduracak, ardından aslında zirvenin sandığımdan çok daha yüksekte olduğunu fark etmemi sağlayacak ve benimle yeni tanımlanmış o tepe noktasına sabırla çıkacak bir kadın. Ben bir yıldır bu kadını bekliyorum ve şimdi, belki de biraz ona yüklediğim bu ulvi anlamdan ötürü, bir türlü ona ulaşacağım adımı atamıyorum.

Hayallerime çeviriyorum yeniden gözlerimi. Yazarken bu kadar zorlandığım; herhalde olmazsa yıkılırım diye çekindiğimden göz göze gelmekten hep kaçındığım umudum aralarında sıkışmış kurtarmamı bekliyor. Henüz onu oradan çekip alacak cesareti içimde bulamıyorum. Bir süredir alt yapı çalışmalarını başlattığım inşaat sürmekte; onu selamlıyorum ve anlık bir bakışla telkin ediyorum.

‘‘Sevgili umudum, sen gençliğin tozlu bir baharında, adını sanını hatırlamayı gereksiz bulduğum pek çok kişi ve anı tarafından defalarca kırıldın. Ama yılmadın ve sen beni hiç terk etmedin. Ben de artık büyümenin getirdiği bir akıllanmışlıkla seni her yeşereceğin fırsatta ortaya saçmamayı öğrendim. Şimdi sabretmenin erdeminde bekliyoruz. Vuslat yakın değil ama kesin.’’

Umudum bir yandan iç çekiyor, diğer yandan usulca başını öne arkaya sallıyor. Anlıyor beni; kal demiyor. Arkamı dönüp, ardıma bakarmış gibi yapıp yürümeye başlıyorum. O an nereye gideceğimi bilemiyorum. Zaten hayat yolculuğu tam da böyle bir şey değil mi? Bu kez ben iç çekiyorum. Yolun sonunu gördüğüm günlerden değil bugün. Kayıp, amaçsız, hazırlıksız ve güçsüz hissetme günü bugün. Elbet bir zaman sonra, sisler dağılacak ve ben yeniden başladığım yolda devam edeceğim. Şimdilik nokta.

Uyku ile Uyanıklık Arasında Bir Yerde

Bazen nasıl bir ihtiyaç içinde olduğumu tanımlamak zor geliyor. Yalnızca içimde bir eksiklik olduğundan yakınıyorum. Adını koyamadığım, zaman zaman nefes almamı zorlaştıran ve damağımda buruk bir tat bırakan huysuz bir boşluk…

Sevdiklerimle dolduğu zamanlar oluyor bu boşluğun. Keyifle onlarla geçen anları yudumlarken, sımsıcak oluyor içim. Onların yüzü güldükçe benim de içimde mutluluk kıpırdanıyor. Bazen işimle dolduruyorum aynı boşluğu. Başarılı, odaklanmış ve hızla hedefe koştuğum günlerde kendimi daha bir tam hissediyorum. Bazen de kendimle doluyor boşluğum. Bilgisayarın başında, bir romanın sayfalarında ya da günlüğümü karalarken buluyorum kendimi… Her nefeste daha bir ben oluyorum sanki. O zaman da tüm parçalarım tamammış gibi hissediyorum.

Ancak anlık kopuşlar yaşıyorum bu tamlıkların arasında. O kopuşlarda içim çekiliyor, yanaklarım kızarıyor ve sinir damarlarım zıplamaya başlıyor. Sanki yetersizmişim, yetemezmişim ya da olamazmışım gibi hissediyorum. Çiğ ve ham geliyor her yaptığım. Yolun başında sekiyormuşum gibi söylenip duruyorum. Bir iç çekmek iyi geliyor.

Kendimi savurup fırlatıyorum öz güvenli tarafa. Orada daha mutluyum. Elbette geçmişim bırakmıyor ipleri elinden. Var gücüyle titrekliğe itiyor beni. Direniyorum, bu direnç beni yorsa da sevmiyorum geçmişe teslim olmayı. Oradan beslenmek istiyorum yalnızca. Sağ çıktığım her acıdan öğrenmek, manasız düşünceleri beynime sokan tüm anılardan esinlenmek ve yenilerini inşa ederken aynı hataları tekrarlamamak adına dersler almak istiyorum.

Hayat devam ediyor. Benim için bazı geceler zaman dursa da, akrep ve yelkovana baktığımda yüzleşiyorum yana yakıla tepinen saatlerle. Bir dakika bin yıla bedelken, birden suskunluk bastırıyor. Aptallaşıyorum televizyonun karşısında. O zaman işe yaramazlık hissi yeniden basıyor üstüme. Sonra her dakikanın hızlı yaşanamayacağını hatırlatıyorum kendime. Ve hiç bir şey yapmamanın tatlılığına bırakıyorum kendimi.

Durmak ve koşturmak arasında denge kurmakla geçiyor haftalarım. Elimden geldiğince kendime vakit ayırarak, mümkün olduğunca detaycı mükemmeliyetçiliği törpüleyerek ve zaman kalmasa da dostlarımın sesini duyacak fırsatlar yaratarak otuz yılı geride bırakıyorum. Sanırım her sabah yeniden doğuyor ve her gece uykumda yeniden bilinmez bir boşluğa düşüyorum.

Rüyalar, Hayaller ve Düşünceler

Sözlerin bittiği bir yer var rüyalarımda. Korkular başlıyor sınırı geçtiğimde. Ne yöne baksam kendimden bir parçanın yanında bana ait olmayan tuhaf bir oluşum görüyorum. Kanser gibi. Başta pembe diye zararsız sandığım, sarıldıkça ve alıştıkça griye bürünen rahatsız edici bir manzara. Neden düşünüyorum böyle şeyleri; onu da bilmiyorum. Küçüklüğümden beri her insanı, nesneyi analiz eden minik bir ben var içimde. Huy dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Zaman zaman aşırı yorucu bir hal alan sorgulama kapasitem aslında pek çok alanda işime de yarıyor. İlişkilerimi kuvvetlendiriyor, etrafımdaki insanlara bir şeyler katmamı sağlıyor ve en önemlisi hayatımı kazanmamda destek veriyor. Belki de bu yüzden benliğimi olduğu gibi kabul etme çabam. İnanıyorum ki değiştirmeden önce olanı olduğu haliyle özümsemek gerekiyor. Eğer bütünü ve parçaları iyice tanıyamazsam, parçaların bütünü meydana getirirken nasıl ilişkilendiklerini de çözemem. İşte o zaman esaret başlar ve gidişata teslim olmaktan başka çarem kalmaz.

Hayallerim ise rüyalarıma hiç benzemiyor. Hayallerimde hep bir ideal var. Olması gereken bir iş, aşk, düzen ve ben… Sanırım bu dönemde tıkandığım yer tam da burası. Rüyalarda cebelleştiğim geçmiş ve değişim çağrısı, hayallerimle buluşamıyor bir türlü. Hayallerimi gerçekçi seviyeye çektiğimde mutsuz hissediyorum. O yüzden yastığa başımı koyduğumda ya da yalnız evde pineklediğimde hep olağanüstü güçlere sahip bir ben hayal ediyorum. İçimdeki süper kahraman fantezileri canlanıyor. Oysa rüyalar bilinçaltımın karanlık dünyasından besleniyorlar. Orada süper güçler yok. Orada yalnızlık, zaman zaman terk edilmişlik, ulaşılamamışlık, utanç, kin, korku ve ürperti var. Önemsiz sandığım ama aslında beni ben yapan onbinlerce endişe kaynağı…

Sonra düşünceler devreye giriyor. Hayallerimi dizginliyor, rüyalarımı abartılı buluyorlar. Bu düşünceler günlük alanımdaki işlevselliğimi sağlıyorlar. Bir nevi denge getiriyorlar yaşamıma ve algıma.

Bir de hislerim var. Onlar her yerde… Rüyaların da hayallerin de düşüncelerin de efendisi duygularım. Can damarım.

 

 

 

 

 

Bütün anlarım, duyguların çatısı altında, rüyaların karanlık yüzü, hayallerin aşırı pembe maskesi ve düşüncelerin gerçekliği arasında dönüp durmakla geçiyor. Sonra bir an geliyor ve fark ediyorum; aslında yaşamın ta kendisi cebelleştiğim. Bu algımla, savaşım bitecek ve ben huzurlu bir noktaya geleceğim sanısı yok oluyor. O zaman gerçeğin tam ortasında durduğumu anlıyorum.  Bu anlam bana ne ifade ediyor? Bunu henüz bilemiyorum. Ama en azından yaşadığımı hissettiğim bir salise yakalamış oluyorum. Ve kendime hatırlatıyorum; ‘‘En uzun yol bile tek bir adımla başlar.’’

Bir Gülümseme Yeter mi?

‘‘Her arayışta olan amaçsız değildir, özellikle geleneksel olanın ve bilinen tanımın ötesindeki gerçeği arayanlar…’’ Mona Lisa Smile

Hazır olan ve geçmişin dayattığı kalıplara sıkıştırılmak bir çok insan tarafından içinden çıkılmaz mecburi yön olarak algılanır. Merak ettiğim bu geleneksel yolu kırmak gerçekten mümkün mü?

İnsanlık tarihinin gelişimine baktığımızda, pek çok şeyin zamanla aşıldığını ve değiştiğini görebiliyoruz. Ama yaşadığımız günün şartları içinde düne göre farklı yaşamak o kadar da kolay gözükmüyor. Değişimin ancak nesillere ve uzunca bir zamana yayılarak yerleşebileceğini biliyoruz. Ancak o büyük tabloyu küçük adımlarımızda görmek yine de zor geliyor.

Hem toplumsal hem de bireysel olarak alışkanlıkları yenileri ile şekillendirmek, bazı kavramları yeniden inşa etmek ve asla mümkün olmayacağına inandığımız özgürlüklere yelken açmak keyifli, tedirgin edici ve sürükleyici. Ben bu büyük dönüşümün ilk adımının Michael Jackson’un Man in the Mirror şarkısında dediği gibi aynaya baktığınızda gördüğünüz kişiden başlayacağına inanıyorum. Eğer ben, geldiğim ailenin alışkanlıklarının dışına taşabiliyorsam, yeni bilgiye aç ve öğrenmeye hevesliysem, bir de edindiğim birikimi yeni doğruları biçimlendirmek için kullanabiliyorsam hala umut var demektir.

Bir an için gözlerimi kapatıp hayal etmem gerekiyor. Geleceğimi ve geleceğin de ilerisini… Orada ne görmek istiyorsam onu hayalimde şekillendirdiğimde yüzümde bir gülümseme oluşuyorsa farkında olmadan, o zaman tüm çabaya ve göz yaşına değer demektir.

Yalnız tek bir paragrafta açıklanabilecek kadar basit bu süreç öyle çabuk ve dertsiz geçmeyecek. Her değişim yeni bir doğum kadar sancılı ve acılı olacak. Belki de bu yüzden insanlar değişmek yerine var olanı sahiplenmeyi seçiyorlar. Kolaya kaçmak değil, canlarının acımasını önlemek amaçları.

Tüm endişelerimi, korkularımı ve gece yastığa başımı koyduğumda midemi bulandıran hisleri geride bırakmak için önce onlara kucak açmam gerekiyor. Değiştirmek istediğim şeyler de bugünkü beni oluşturan parçalardan bazıları. Kendimi olduğum gibi gördükten sonra ancak farklı olmasını istediğim yönleri tespit edebilirim.

O zaman ilk hedef olanı olduğu haliyle benimsemek. Ardından taşları oynatmak ve yeniden yerleşmelerini hafif tereddüt yüklü bir heyecan ile beklemek. Belki o zaman bende de bir Mona Lisa gülümsemesi yeşerir.

Duygular Tabu Olduğunda

Bu kadar mutlu hissederken bir anda çökmek normal mi?

Tabu saydığım o kadar çok duygu var ki. Neredeyse kendime hissetmeyi yasaklayacağım. Sanki bir an dünya dursa ve tüm tetikleyiciler donsa, ortada kalacağım.

Bahsetmesi bu denli keyifli olan ve yaşaması bir o kadar zor olan duygudan başka ne var ki?

Yazdığım her şey o kadar boş geliyor ki… Yazmadan durmak da imkansız. Çıkmazdayım.

Belki de bazı geceler yalnızca durmak için var. Nereye gittiğini anlamaya çalışmadan durduğun yeri benimsemeyi denemek… Üç noktalarla biten cümleler kurmak… Gerekli gereksiz birçok kelimeyi art arda sıralamak… Ve onlardan anlamlı bir cümle çıkmasını beklemek. Tıkanmak böyle bir şey olsa gerek.

Bazen fark ediyorum içimden dışarı akmak isteyen bir şeyler var ama şey kelimesinden başka onları betimleyecek sözcük bulamıyorum. Sevdiğim ve ruhumu yaşatan şarkılara dönüyorum böyle gecelerde. Bir de anlamsız bulmaktan korkmadan yazmaya devam ediyorum. Bir ortak ya da bir yandaş arar gibi gözlerimi dikiyorum çıkan cümlelere. Aslında tek bir yer var olmak istediğim. Neresi olduğunu anlatamadığım; anlatırsam büyüsü kaçacak diye korktuğum…

Uyanmanın anlamsızlığından uykum kaçıyor. Madem sabah bana gülümsemeyecek hiç uyumamak en iyisi diyorum. Ama göz kapaklarım direnemiyorlar ellerimin arasından kayan sessizliğe. Uykuyla uyanıklık arasında sıkıştığım o anlarda, bir yüz canlanıyor baktığım yerde. Bana doğru gelen çocuk yüzlü bir adam seçiyorum karanlığın ortasında. Işığı açmak istiyorum ama göz yaşlarımdan utandığımdan kımıldamıyorum. Ben duygularımla hiç barışamayacak mıyım?

Barış deyince aklımda canlananları okuyabilen öyle az insan kaldı ki hayatımda. Onlara da ulaşamaz oldum nicedir… Belki de anlamamaktadır çözüm. Bana göre olmasa da alışmaktır aslında ihtiyacım olan.

İnsan sevmediği renklerde döşenmiş bir odaya nasıl alışabilir ki?

Yaşam da böyle değil mi?

 

Gitmeyeceğim. İnat ettim. Çözeceğim. Yıllarımı da alsa, sonunda o noktaya ulaşacağım. Debelenmek böyle bir şey işte… Dalgalarla savaşmak da olsa ucunda, bir açıklama alana dek pes etmeyeceğim.

 

Bugünlerde sadece nefes almakla yetinen bedenim artık var olmak istiyor hayatımda. Biliyorum.

 

Gerçeküstü Optimizm

Sessiz kalma sözü verdiğim geceleri hatırlıyorum. Bu gece onlardan biri değil. Bu, hafızamı zorlayarak geçmişe lanetle, bugüne uzak ve geleceğe tuhaf baktığım bir gece. Yaşadığım toplumda her şeyin bu denli üstü kapalı yaşanmasından duyduğum rahatsızlık yanımda, kendime kızıp duruyorum. Bu kadar zamandır istediklerimi hep bir çekinceyle gerçek kılmış olmak, yüzümdeki oluşmak üzere olan gülümsemeyi kırıyor.

Beğendiğim, hayranlık duyduğum, aklına güvendiğim tüm zeki insanlardan gittikçe uzaklaştığımı hissediyorum. Gözümün içinden tek bir gözyaşı fışkırıyor. Yanağımdan aşağı akmasına dahi tahammülüm yok! Silip atıveriyorum.

Ben ne zaman bu kadar gaddar oldum? Hangi mevsimdi beni mevsimsizleştiren? Neden hep bu soğuk kış rüzgarları?

Hayatı olduğu gibi tutmayı denemekten vazgeçemedim. Bana sunulan güzellikleri hep yutkunarak kabul ettim. Ödüllerimde bile bir başarısızlık korkusu vardı. Ben hep hata yapmaktan kaçtım. Sanırım, en büyük hatam da buydu.

Kendimle yüzleştiğim dapdar dünyamdan beslenmeğe uğraştım. Oradan gelecek ilhamla, kelimeler türetmek istedim. Oysa yaşam pınarından nasiplenemeyen o dar girdapta, susuzluktan başka duygu yoktu içime yansıyacak. İşte ben bu yüzden hep açlığımı ve terk edilmişliğimi yazdım.

Kendi kendime sırlarla çevrelediğim bu senaryoda neye inandıysam çağırdım ve var ettim. Sevilmiyorum dedikçe sevilemeyen biri oldum. İstenmiyorum dedikçe çağrılmaz oldum. Ve en kötüsü başarısızım dedikçe çalışmayı bıraktım ve elbette başaramadım.

Neydi yaşadıklarından aldığı keyfi daimi kılanların bildikleri ve benden sakladıkları? Bu kadar zor muydu teselliyi kabullenmek ve bu kadar ürkütücü müydü paylaşmak? Ne yalanmış istemek… İnsan istediğini zaten sessizce ve usulca alırmış. Bağıranlar istediğini sanan ama aslında yaşamdan kaçanlarmış. Ben de onların yanında debelenip durmuşum.

Şimdi kayıp hissediyorum. Bir gün bir yerinden tutacağımı bilsem de hayatın, bugün erteliyorum. Bu da bir tercih elbet. Başlamamayı seçmek de cesaret istiyor. Garip bir cesaret üstelik… Ödlekliğin ardına saklanmış, sırıtan, namussuz ve bereketsiz bir cesaret.

Eskiden tek bir ‘‘en doğru’’ olduğuna inanırdım. Şimdi ise ‘‘herkesin doğrusu kendine’’ diyebiliyorum. Belki de yaşamaya başlamadığımı zannetmek bile yaşam ile kurduğum bir bağ. Bugüne dek ‘‘sen yoksan ölürüm’’ diyerek bağlanan ben, artık ‘‘varlığım bana emanet, sen onu besleyensin’’ diyebiliyorum.

Anlamadın değil mi? Al benden de o kadar… Zaten anlasam anlayacaklar.

 

Kağıt Kesiğinden Hallice

”Güven kağıt gibidir. Bir kere buruşturduğunda, asla eski düzlüğünü geri kazanamaz.”

Siliyorum sanki kendimi hayatımdan. Giderek azalan bir varlık gösteriyorum tüm deneyimlerde. Dalmalarım çoğaldı, ruhum ve dilim asla bir değil, analizi durmuyor beynimin ve ben çok yorgunum. Sığınacak bir kalp bulsam, bir sonraki günü dahi düşünmeden atacağım kendimi kollarına.

Yardım almamayı seçiyorsun dediler bugün bana; illa kendim bulacağım diye diretiyormuşum. İnanmıyorum ki anlayacaklarına. İnanmıyorum ki bu zift kalbin sancısına katlanabileceklerine. Sessiz, suskun yaşamın başlamasını bekliyorum; her beklediğim an kayıp gittiğini bile bile…

Döktüğüm göz yaşları tonlarca tanımını hak ederken; hiçbir yerde bulamıyorum aradığım … Ne arıyorum ki ben? Sahi ne yapıyordum ben bu bunalıma girmeden önce? Tam olarak neresindeydim hayatımın? Öyle bir sisle kaplıyor ki bu ruh hali insanın algısını, gerçekten soyutlanıyorsun dünyadan ve yaşamaktan. Ruh gibi derler ya; öyle gezip duruyorsun, gülüp duruyorsun, içip unutuyorsun…

Kelimelerden başka dostu kalmayan ne çok şair, yazar olduğundan bahseder edebiyatçılar. Acıyla eriyip tükenmeden miden, hazmedemezsin kelimelerin gücünü derler. Haşa benzetmek değil asla denediğim kendimi o büyük insanlara. Bir umut, belki yalnızlığımı yaşadığı yalnızlıkla çözen çıkar diye.

Hiç hem ağlamaktan başka bir şey yapmak istemeyip hem de gözlerinizin göz yaşlarından yandığı oldu mu? İkili bir yaşam sanki içinde kıvrandığım. Bir sol beynim çıkıyor sahneye, özgüvenli, karakterli, kalıbının kadını, sağlam basıyor toprağa. Derken sağ beyin fırlıyor arka plandan; bambaşka bir duruşa bürünüyor bedenim, omuzlarım çöküyor, umudum kırık, ağzımdaki tat hep buruk…

Beynin iki yarısının farklı karakterlere sahip iki ayrı beyin gibi işlediğinden bahsediyorlar. Sol konuşurken, hikayelerle sağın hissettiklerini anlamlandırmaya çalışıyormuş. Bundan olsa gerek hikayelerin peşinden sürüklenişimiz. Dedikodu, film, roman, içinde insan geçen her kurmacada olan tanıdık ve yabancı hikayeler… Ve amaç hep aynı; hayatı biraz daha anlamlandırabilmek.

Anlarsam cevapları da bulurum diyorum. Anlarsam artık üzülmeden sindirebilirim tüm haksızları. Anlarsam nedenini belki bu kadar yanmaz canım gördüğümde yapayalnız mücadele veren kediyi, köpeği… Ama diyorum sonra ve yine çıkıyor bir ama cümlemin orta yerinde. Durduruyor amalar beni. Tatsızlaşıyorum. Usulca başımı kaldırıp aldığım nefesin güveniyle yeniden dalıyorum havasız kuyumun içine… Belki de yalnızlık tanışıklığımızdan dolayı iyi geliyor bana. Sanki merhemi oluyor acıtan kağıt kesiğinden hallice yaramın.

Hayat Memat Meselesi

Benlik dediğin suskunluk gibi. Derin derin nefes alırken, farkında olmadan iç çekmek gibi hayatı sevmek. Her insan bazı dönemler hayatın akışında savrulur. Sonra hızla masaya inen bir yumruk kadar ani ve öfkeli isyana kalkışır… İsyan günlerinde kayganlaşır zemin. Yalpalamadan ve düşmeden dimdik ayakta durmak iyice zorlaşır. Sonra hayatın anlamı sorgulanır uzun sohbetlerde, bir de rakı masalarında…

Cevaplar daha da anlamsız kılar yaşanan anları. Böylece insan, hiçliğine bir yudum daha şaşırmışlık katar. İnsan, kızgın, kırgın ve daha pek çok tuhaf duyguyla bu defa da hayatın varlığına dair düşüncelerde savrulmaya başlar. Dipsiz bir kuyudur günlük hayata uydurmak da kendini, hayattan soyutlanmayı ve anlam bulmayı denemek de. İki ucunda da ışığı göremediği bir tünelin ortasında, kalbinden başka gerçeği yoktur insanın. Usulca iki yana da dener adımlarını savurmayı. Oysa hiçbir isteksiz adım baş koymak kadar tatmin etmez insanı.

Her ne yön olursa olsun gideceği, ‘‘Ben bunu seçtim’’ diyemedikçe insan, hep aklı diğer seçenekte kalır. Ancak severek seçtiği kurtarır onu bu ikilemden ve kararsızlıktan. İnsan bazen mecburiyetten bazen bunun daha doğru olduğuna inandığından, günlük ve sıradan akışını seçebilir yüzeceği akarsuyun. Bazen de daha başka bir his, her güne dair özel bir başlık ve her daim tertemizden rengarenk boyanmışa dönen bir sayfa ister insan ömründe.

İki tarafın da vardır ödenecek ağır bedelleri. Her seçim bir sonuç ve sorumluluk getirdiği gibi, yaşama dair bakış da bir bedel doğurur. Kendini, bedenini, beğenilerini normlara yönelik bir yaşam tarzında ikinci plana atmaktır ilk seçeneğin getirisi. İkincide ise yalnızlık, soyutlanmışlık ve kimi zaman bunalımlı ruh hali vardır. Zordur ne bulacağını bilmeden aramak. Kalın bir deri ve saydam bir kalp ister, çoğunluk aksinde ısrar ederken tersine yüzmek akarsuyun.

Uçlarda gezinmeden de varlığını tatmin kılabileceğine inanlar için bir de üçüncü durum vardır: İkisini aynı anda yapmak. Ama bu aynı akarsuyun yüzeyinde bir el hareketsiz kendini akıntıya bırakırken diğer elle terse yüzmek gibidir. Ne getireceği kestirilemeyen, zamansız ve belki de her iki seçenekten de aptalca gelebilir insana.

Ancak maddi dünyada da var olma çabasından sıyrılamamışsa insan ve özünü özlüyorsa eş zamanlı olarak, başka çaresi kalmaz. Yüzünü güneşin batışına rast getirdikçe başka insanlarla ortak kaderler yaşar; gün batımına sırtını döndüğünde ise yalnızlığına ağlar…

Denildiği gibi bir yolculuksa yaşam, ölmek ya da ölmemekten öteye geçer yaşamak. Sadece nefes alarak hayatta kalmak olamaz anlardan beklenen. Oysa hayatını kazanmanın parayla eş anlamlı anıldığı bir düzende, nefes almanın ilerisi çok … gelir insana.

Bu üç noktanın yerine geçecek kelimedir senin seçimini tanımlayacak olan.

 

Sessiz Rüya

Sessiz bir rüyada olmak gibi sana yazmak. Sesinin tınısını hayal etmek kelimelerde ve sana sarıldığım ana kaçmak her cümlenin sonunda…

O kadar çok gel-git yaşıyorum ki hayatımda… Hislerim, ilişkilerime bakışım, deneyimleme stilim; her şey değişiyor değişen ruh halimle. Özellikle olumsuz dönemlerde, beklentilerim ve kayıplarım canlanıyor kalbimde. Eski yaralar kanamaya başlıyorlar yeniden. Her insanın bir noktada kendini aradığını biliyorum ve huzurlu bir sığınak bulana dek fırtınada sürüklendiğini de. Yine de kendimi yapayalnız hissetmekten alıkoyamıyorum.

Mutsuzken daha bir katlanılmaz gelen yalnızlık hep en sıkıntı yüklü anlarımı seçiyor çıkagelmek için. Kimseyle konuşamaz, kimseye katlanamaz, kısıtlı bir azınlığın haricinde kimseyi sevemez oluyorum. Herkesin her zaman olağanüstü bir anlayışla benimsediğim sivrilikleri, katlanılması zor bir acıyla batmaya başlıyor. İşte o zaman evime kapatıyorum kendimi. Kimsenin canını yakmamak ve kendi canımı korumak için soyutluyorum varlığımı dünyevi alışkanlıklarımdan.

Anlayan pek çıkmıyor böyle zamanlarımı… Hissettirmeye mecbur olmadıklarım fark etmiyor bile yüreğimin sancıdığını. Düşününce aslında bu hislerimin bir tetikleyicisi olabileceğini görüyorum. Bir dostla tartışmak, sevdiklerimden birinden beklediğim ilgiyi ihtiyaç duyduğumda görememek, hayatımda olmasını istediğim ailemin belki de hiçbir zaman arzu ettiğim gibi yaşamımın vazgeçilmezi olmayacağını yeniden fark etmek… O zaman her daim kurduğum ve umutla gerçekleşmesini beklediğim hayal kulem bir anda yıkılıveriyor.

Hayal kurmanın besleyici olduğuna inanırım. Bazen hayallerin peşinden kaptırıp gidecek kadar çılgınca adımlar atarım. Kimisi karşılığını bulur, kimileri sadece başıma iş açar. Ama ben vazgeçmem duygularımı dorukta yaşatacak tutkularımdan. İşte bazen ne oluyorsa oluyor ve bedenim, ruhum pes ediyor. O zaman engin bir hayal kırıklığı okyanusunda yapayalnız kalıveriyorum.

Bir süre bununla savaşmam gerekiyor. Dalgalar yüzünden gücümü yitirsem de yeniden mücadele etmem ve kıyıya çıkamasam da onu görebileceğim yakınlığa gelmem… Oluyor sonunda. Kaç gün geçtiğini anlamadan bir anda kıyıya yaklaşmış buluyorum kendimi. Parlak ve sıcak kumlar cazip geliyor ama aklım hep fırtınamda…

Kıyıya çıkmayı da tam olarak istemiyorum aslında… Ayaklarımın yere bastığı derinlikte olmak yetiyor içimdeki çırpınışları dindirmeye. Belki de hazır değilim derinliklere. Yine de ahkam kesiyor, derinlere hazırlananlara yüzme öğretmeye yelteniyorum. Belki de bu anlamsızlıkta bulabildiğim tek anlam olduğundan diğerlerine adıyorum içimdeki boşluğu doldurma ihtiyacını.

Yazarken bir tek sen varsın aklımda. Yazdıklarımı okumaya kalkışmamam da hep bundan… İçim buruklaşıyor kelimelerde yokluğunu gördükçe. Hiç gelmeyeceksin biliyorum. Beklemek değil benim çaresizliğim. Ben çoktan kabul ettiğim bir yenilgiyi yenmeye uğraşıyorum…

 

Hangi Boyutta Aradığına Göre Değişir Tatmin Duygusu

Arayışların hiç bitmediği hayatlar yaşıyoruz. Bir şeyler arıyoruz, bir yerlerden arıyoruz, birilerinde arıyoruz. Beklentilerin listesi yaş ve deneyim ilerledikçe köreleceğine artıyor. Oysa yaşadıkça hayatın vereceğinden fazlasını asla sunmadığını öğrenmiş olmamız gerekmiyor mu? Elindekiyle yetinme felsefesi de buradan gelmiyor mu?

Ama biz insan denen varlıklar, bir türlü tatmin hissetmeyi başaramıyoruz. Belki anlık… Sonra kendimizi kandırıldığımıza inandırıp daha çok çalışmaya, daha çok istemeye ve daha çok talep etmeye başlıyoruz.

Bu ihtiyaca maddi boyuttan baktığınızda, elbette insan daha çoğunu elde edebiliyor ve eskiden sahip olamadığı pek çok ‘‘şey’’i zamanla yaşamına katabiliyor. Ama bahsettiğim bundan çok farklı bir boyut. Daha duygusal, zihinsel ve tinsel. Bu noktada kitleniyoruz her daim. Gençken çılgınca aşık, çocukken delice hevesli, bebekken ölesiye kollanmaya muhtaç olabiliyorken; yetişkinlikte attığımız her adımla yoğun hislerden biraz daha uzaklaşıyoruz.

Gözümüzü açtığımızda gün içinde yapılacaklar şekilleniyor önümüzde. Gün devam ederken istekler, beklentiler, başarısızlıklar, başarılı anlar bir bir diziliyor sıraya. Gece oluyor, uyumak zorunda olmanın ağırlığı çöküyor göz kapaklarımıza. Oysa eskiden böyle miydi? Anne ve babalarımızla az mı savaştık beş dakika dahalık izinler için? Çünkü o beş dakika beş asır gibi yaşanırdı o zamanlar. O yoğunlukta yaşandığında da kıymeti bir o kadar fazla olurdu. Şimdi ise beş dakika, sayamadan akıp geçen kısacık bir süreden ibaret…

Bunu dönüştürmek ne derece mümkün bilemiyorum. Herkesin ve tüm düzenin zamanın akışına kapılıp giderek, daha çok maddi kazanç elde etmeye odaklı olduğunu düşünürsek… Eskisi gibi doya doya, derinden hissederek yaşamak isteyen azınlığı zorlu bir yaşam mücadelesi bekliyor diyebiliriz. Belki de maddi ve manevi istekler arasında sıkışmış biri olarak bana öyle geliyordur. Hayatlarını maneviyata adamış insanların benim onları gördüğüm şekilde kendilerine baktıklarını sanmıyorum. Ben onlara bu düzenden kopmak zorunda kalmış, ancak inzivaya çekilerek çekirdek bir çevrede var olabilirler derken; onlar benim buzdağımın tepesinde bile görünmeyen bir gerçeği yaşıyor olabilirler.

Belki bir gün…

Saatleri ardı ardına devirdiğim günlerimden birinde durmayı başarabilirsem belki bir gün ben de farklı bir şekilde nefes almayı deneyebilirim. Planlamadan, ‘‘yogaya gitmeliyim, dinginleşmeliyim’’ cümlesini kurmadan, sadece o an içimden geldiği için… Olur da olursa, söz haber vereceğim.