Duyanlar Duymayanlara Anlatsın

Derdim ne biliyor musunuz? Dönem dönem ellerimi, ayaklarımı titreten, ruhumu boğazlıyorlarmış hissi yaratan, kalbimi alnıma fırlatan endişelere kapılıyorum. Sanki bir anda hayatın akışı duruyor, tüm gözler bana dönüyor ve eleştiriler diz boyu akıp gidiyor dört bir yanımdan… Sonra yorganların içine gömülüp, hiç çıkmak istemeyen bir kadın doğuyor “durup dururken”.

Eskiden olsa daha da uzatırdım bu duygunun tasvirini; çünkü o zamanlar kalıcı sanırdım kendisini. Bir gelecek, tüm cesaretimi yutacak; beni bir hiç yapıp defolup gidecek zannederdim. Yapayalnız, mahrum ve hep eksik hissederdim.

Sonra ne fark ettim biliyor musunuz?

Dışarıda sandığım o eleştiri bombardımanı gözler meğer bendenize aitlermiş. Zamanı durduran benim beynim; cesareti Atılgan halinden Titrek haline döndüren benim inançlarımmış. Her ne sebeple olursa olsun, büyürken inanmışım ya da inandırılmışım hep daha mükemmel olunabileceğine. Olanı asla kabullenmemeyi ve hep bir şeyleri daha iyiye/doğruya doğru değiştirmeye yönelmişim… Sonuçta her adımını bin beş yüz defa aklında evirip çevirmeden atamayan, mümkünse başkalarından onay vererek kararların sorumluluğunu almalarını bekleyen, “hayır” demekten ödü patlayan ve karar mekanizmaları gelişmemiş bir genç kız büyümüş.

Aslında garip gelmiyor düşününce neden böyle olduğunu. Anladım zamanla. Her neslin var olan kaynaklarıyla inandığı en doğruyu bir sonraki nesle aktardığını. Ve her kimse geçmişimde beni özgüvensiz yapanlar, affettim hepsini. Üstelik onları tüm kabahatleriyle sevmeyi öğrendim zamanla; ve onlardan eskisi gibi etkilenmemeyi.

Ama en önemlisi kendimi affettim. Kızdığım, unutmadan tutunduğum her hatamı doğal saydım ve geçmişimin parçası yaptım. İnsan denen varlık grubuna mensup olarak hataların da doğrularım kadar bana ait olmasında bir sakınca olmadığını anladım. Bir de o anlattığım endişe girdabında döne döne kaybolmak yerine, derin bir nefes alıp bir adım ileri ya da geri atarak ona uzaktan bakabilmeyi öğrendim. Böylece fark eder oldum o endişe nöbetlerinin kendim tarafından dayatıldığını.

Eleştirilme endişesiyle herkesten önce kendimi eleştirir, yerin dibine sokar ve silikleştirirsem kimse görmez, dokunmaz, zarar veremez ve eleştiri oklarıyla canımı yakamaz sandım. O kadar güvenmiyormuşum ki kendime bana yöneltilen iltifatları yalan, eleştirileri (özellikle olumsuz olanları) gerçeğin ta kendisi sanmışım.

Sonraları anladım ancak eleştirilere kulak verirken kendi fikrimi ortaya atabileceğimi ve ben neye inanıyor ve güveniyorsam, o yolun benim yolum olduğunu. O kadar lezizmiş ki kendine güvenmek, doyamaz oldum. Hala gelir endişe nöbetleri zaman zaman ziyaretime ama süresi benim irademle kısalır da kısalır. Ve sayende ruhum, hayatım daha bir gerçek artık.

 

Algının Dengesi

Her gün, her yıl, her yaş ve her anı insanın algısını değiştirebiliyor. Geçmişte bambaşka gördüklerim, bugün o kadar farklı gelebiliyor ki gözlerime. Anlamı bile değişiyor herşeyin. İlişkiler yetişkin boyutunda algılanıyor, sonuçlar ve çıkarlar önem kazanıyor, bencillik masumiyetini kaybediyor ve insan, “hep mutsuzum”u hissettiği ama bir türlü dile getiremediği bir döngünün içinde kuyruğunu yakalamaya çalışıp duruyor.

Diğer yandan, insan yaş ilerledikçe ve devinime zaman ayırdıkça kendini tanır, sahiplenir ve sever oluyor. Hataları, bilinmeyenleri ve eskiden kalma pişmanlıkları kabullenmek gün geçtikçe kolaylaşıyor. Zaman insanı arındıran bir su gibi üzerinden akıp geçiyor. Olgunlaşan ve ana hakim olmanın önemini anlayan insan da çocuksuluğun masumiyetinin ve gençliğe özgü cesaretin kıymetini daha bir bilir oluyor.

Ellerimden akıp geçti demek yerine o masumiyet ve cesareti hayatında taşımayı bilebilirse insan, kaybetmemiş oluyor geçmişin güzelliklerini. Belki risk almak, sonuçlara şahit oldukça zorlaşıyor ama aynı zamanda her güzelliğin içinde bir risk olduğunu anlıyor insan. Her kavuşmanın, içinde ayrılık riskini barındırması gibi…

Aslında bugünü yaşamak zorundayım demekle olmuyor şimdinin değerini bilmek. Geçmişle barışmakla başlayan ve geçmişten beslenerek devam edilen bir yolculuk şimdinin içinde olmak. Hep bir şeye sahip olunduğunda, onun her ana yayılacağını zannediyor insan. Oysa, anın içinde kalabilmek her haftanın her gün ve saatinde olacak bir şey değil ki… Arada geçmişin rüzgarlarının estiği, gelecek beklentilerinin peşinden gidildiği, anlamsızların anlık anlamlarda tüketildiği günler de olacak elbette.

“Hep mutlu olmanın bir yolu var mı?” sorusunun cevabı olumsuz ama cevabın anlamı gerçekçi derecede olumlu. Hep mutlu olamaz insan; çünkü mutsuzluk da hayatın ve insanın doğal yapısının bir parçası. Olumsuz olmadan olumlunun değerini anlayamaz insan diye öğretirdi büyükler. Hastalanmadan sağlığının değerini anlayamıyor insan. Belki de mutsuzluk ve gözyaşı da kahkaha ve neşeyi daha değerli kılmak için vardır hayatımızda.

Anlamanın rahatlık getirdiği en önemli hayat dersi, hayat dengesinin içinde her madalyonun iki yüzü olduğunu hatırlamaktır. Hep mutlu olamazsın ama bu mutlu olduğun zamanların var olduğu gerçeğini silip atmaz. Hani en ufak bir kırgınlıkta, kavgada, zorlukta tüm olumlu gelişmeler hiç olmamış gibi yıkılır ya insan; işte buna gerek yok aslında. O anların yorucu ve yıpratıcılığı kadar gerçek geçmiş mutlu anların huzuru. Ve mutsuzluğun ardından yeniden mutluluğun geleceği…

 

Duyguları Çalan Kılıfını da Uydurur

Bu kadar hissedip nasıl yaşar insan? Cem Adrian örneğin… Onu dinlerken ben böyle hissediyorsam, o bu şarkıları yazarken ve söylerken hangi hislerden geçiyordur acaba? İnsan için duygularını sahiplenmek en zor şeylerden biridir. Genelde sımsıkı bir kılıf geçiririz tenimizin üstüne; içinde ne varsa, kalpte ne yaşanıyorsa dışarı akmasın, sızmasın der gibi. Sonra cicili bicili kıyafetlerle süsleriz bu kılıfı. Zamanla onunla yaşamaya, hareket etmeye, hatta hoplayıp zıplamaya o kadar alışırız ki; kılıfı fark etmez oluruz. Ta ki biri gelip, “Bu ne?” diye sorana dek.

Bir an ufak bir farkındalıkla sarsılırız. Orada bir yol ayrımı vardır. Ya o farkına varma hissini kılıfın içine geri tıkıştırıp yola devam ederiz ya da “Evet ya, bir terslik mi var hayatımda?” diye sormaya başlarız. Soranlarınız bilir, bu zor ve ağır bir sorudur. Zaman ister, emek bekler ve sabır gerektirir. O kılıf öyle bir bütünleşmiştir ki tenimizle, çıkartmak hiç kolay olmayacaktır. Ama çıkarmaya başlayanlar bilir, kılıfsız nefes almak o kadar daha rahat ve huzur vericidir ki…

Hayat akan bir akarsu olsa, onun içinde debelendiğinizi düşünün bir an için. Hatta debelenmeyi bırakın süzüldüğünüzü hayal edin. Teninizin suya değmesi ile arada sımsıkı su geçirmez bir kılıf olması arasındaki farkı düşünün. İnsan çıplak kaldığında ürkeceğini zanneder hayattan, utanır, sıkılır. Oysa çıplaklıktır hayatı aracısız yaşamayı sağlayan.

O zaman ancak “Geçme zaman” demeye cesaret eder insan. O kadar gerçektir ki her an, acısıyla, kahkahasıyla. Olduğundan fazla anlam aramaya gerek kalmaz hiçbir adımda… Olan olduğu gibidir zaten. Cem Adrian’ın dediği gibi “Gitmek, gitmektir işte. Hepsi bu.”

Kıskanıyorum, Ne Yapayım?

Nasıl kıskanıyorum seni, bilemezsin. Küçükken öğrettiler haset kötüdür, kıskanma kimseyi, hep şükret. Tamam da insanım ve doğamda var. Kıskanıyorum benden daha iyi yapanları, beğenilenleri, alıp başını gidenleri, benim arzu ettiğim gibi yaşayıp sevilenleri… Kimse kusura bakmasın. Kıskanmamalısın dendikçe sinirleniyorum.

Zor bir duygu ama kıskançlık. İnsanın içini kemiriyor. Kabul etmek bile bu kadar zor gelirken birilerini bu derece kıskandığını, bir de bu kıskançlıkla yaşamak iyice imkansız geliyor insana. Sıkıldım ama kıskançlıklarımı saklamaktan. İlan etme noktasına gelememiş olsam da kimi kıskandığımı, en azından genel bir “kıskanıyorum” açıklaması yapmanın zamanı geldi.

Hayatta en çok kıskandığım şey başarı ve yanında gelen hayranlık. İnsanın yaptıklarının başkaları tarafından beğenilmesi ve takdir edilmesi kadar güzel bir his daha olamaz. İnsana kendini özel hissettiriyor takip edilmek. Bu yüzden değil mi internete bir resim ya da video koyup kaç kişi “beğen”ecek diye beklememiz başında?

Kıskanmak doğal da, kıskandığını yerlerde süründürmek kısmına katılmıyorum. Takdir etmek gerek. Kıskandığında insan, ilk tepkisi yapanı kötülemek oluyor. Ona kendini kötü hissettirerek belki geri adım atmasını sağlarım diye mi düşünüyor acaba? Ama gerçek, meyve veren ağacın imrenilesi bir başarıya sahip olduğu ve taşlamanın manasızlığı…

Öğrenmek gerek başarandan yaptığını nasıl yaptı… Ne aşamalardan geçti, neleri farklı yaptı, nerede takıldı, nerede ivme kazandı… Büyük savaşlarda zaferler kazanan komutanlar, en büyük derslerini düşmanlarından alırlarmış. Hayat da bizim savaşımız ise, en öğretici dersler kıskandıklarımızda gizli demektir.

Katıldığım bir çalışmada en kıskandığınız kişiyi düşünün demişlerdi. Sonra onun kıskandığımız yanlarının listesini yapmıştık. Dikkat çekici olan ve eğitimde vurgulanan, kıskandığımız yanlarının aslında kendimizde de olsa keşke dediğimiz özellikler olduğuydu. Yani insan en çok sahip olamadığını, hatta asla olamayacağını düşündüklerini bir başkasında gördüğünde kıskançlık hissine kapılıyor.

Yazının ithaf edildiği kişiye dönersem: Sana karşı hissettiğim kıskançlığım yazdırdı bana bu yazıyı. Ama ilerledikçe aslında bana örnek olduğunu keşfettim. Hala çok kıskanıyorum seni, gıptayla bakıyorum yaptığına ve senden ders alıyorum. Hatta bir adım öteye geçip seni destekliyorum; çünkü sen bana çok istersem ve saf emek verirsem, hayallerin gerçek olabileceğini gösteriyorsun.

Yeniden başlatsaydım bu yazıyı; “Nasıl ilham veriyorsun bana, bilemezsin” derdim…

Çift Yöndür Ayrılık Yolu

Bir sevginin bittiğini nasıl anlarsın? Hissetmediğin bir duyguyu tarif edemeyeceğin gibi artık yaşayamadığın bir ilişkiyi nasıl fark edersin?

Ellerinle tuttuğun bir kalbi düşün. Sahibi sana teslim etmiş. Sonrada çekip gitmiş. Bu büyük sorumluluğa boyun eğmişsin; onu koruyup kollamak istemişsin. Emek vermiş, beslemiş ve zenginleştirmişsin. Gel zaman git zaman artık eskisi gibi bakamaz olmuşsun onun gözlerine. Ne yaparsın?

Gitmek çok kolay olsa da vicdanın rahat edebilir mi? Bencil insan doğana teslim olup kendi kararını mı duyarsın yalnızca; yoksa karşı tarafın sesini de işitir mi kulakların?

Yıllarca biri beni fark eder mi diye beklerken seni bulmuş o yüreği, şimdi nasıl arkanda bırakırsın? Söyle sevgili, beni nasıl terk edersin?

Kalan olmak beklemediği bir ıssızlığa iter insanı. Yalnızlık ilaç gibi gelir ayrılıklarda. Sanki atıldığın teklikten bir başına çıkmak zorundaymışsın gibi kapatırsın kendini dört duvara. Hayaller vizyon filmlerini aratmayacak senaryoları oynatır beyninde. Bir parçanın daha senden kopuşunu izlersin sessizce. Her giden ardında iz bırakır. Önceleri kanayan yaran, sonraları usulca kapanır.

Aslında yeni başlangıçlara gebedir zaman. Sen bunu bilmezsin o günlerde. Ağlar ve çaresiz hissedersin. Giden gittiği yerden seni anar arada. Belki çınlar kulakların; belki de ruhun bile duymaz. Paylaşılanlar yanına kardır yaşayanların.

İnsan nasıl oluyorsa toparlıyor her acının ardından. Ne kadar zaman aldığı değişse de sonunda bir yerlerinden yetişiyor hayata. Çok şey öğrenmiş ve biraz daha büyümüş olarak dönüyor geri. İnsanı aşk kadar büyüten başka bir duygu tanımıyorum. Belki bundandır insanların yaş ilerleyip de bir yerlere kök saldıklarında özledikleri tek şeyin aşk olması.

Eski defterler kapatılmışsa bir daha açılamaz diye bir kuralım hiç olmadı benim. Aksine eskileri karıştırır, biraz ilham alır, biraz da eskiden o duygu yoğunluğunda gözden kaçırdıklarımı fark ederim. Zaten dönüşmek istediğine doğru giden yolun taşları bu farkındalıklar değil midir?

Korkma ayrılıklardan. Seni sen yapacaklar listesine kat onları. Ve bir gün ayrılırsak korkusuyla hiçbir ilişkiyi yaşamaktan kaçma. Ne yaşıyorsan, yaşadığın an, hepsi gerçek. Bir gün bitecekse bile, o gün gelene dek tüm anlar senin. Sevgili dostum, fırsat varken sev bolca.

 

Evden Çıkan Kelebekler

Ferahla kalbim. Sana iyi geleceğim. Bundan sonra sana iyi bakacağım. Sen geçmişimin emaneti, bugünümün hazinesisin.

Dokunmayı özlemişiz sanki hayata. Ondan mı acaba dokunmatik teknolojinin bu denli tutması? Sanki kalp ve beyin iki ayrı birey olmuş, iletişimleri kopmuş, anlaşamaz olmuşlar. Birini seçmiş ve hayatlarımızı onun şekillendirmesine izin vermişiz… Sanki yaşam dediğin, ne yaşaman, yapman, söylemen gerekiyorsa, onu yerine getirirken geçen zamanmış. Oysa bundan çok daha ötede bir umut evi varmış. Ziyarete açıkmış her gün ve saat. Ama cesaret gerekmiş oraya gideceklere. Onu bulmadan da uzak dururlarmış insanlar bu evden.

Hansel ve Gretel’in hikayesindeki ev nasıl yeniyorsa, bu ev de misafir olanları kelebeğe çeviriyormuş. Masal bu ya, her ziyaretçi kanat çırparak ayrılıyormuş geldiği yerden. Bir günlük ömürleri kalmış ama bundan habersiz uzaklara uçmaya çabalıyorlarmış. Yoruldukça da bir çiçeğe konup, etrafı izliyorlarmış.

Ne gerekir acaba o kelebeğin uzaklara gitmeye ihtiyaç duymadan, burnunun dibindeki o güzellikleri kalan zamanında keşfetmesini ve keyif alarak tatmasını sağlamak için?

İçmeden onu sarhoş edebilecek bir şeyler bulması gerekiyor. Ancak o zaman anlıyor bir canlı, hayatın geçici olsa da anlamlı olduğunu. Yazmak mesela, birilerinin elini tutmak, sevişmek, anlamak, yeni bir lisan öğrenmek, gezmek, dostlar edinmek, sohbet etmek, kana kana su içmek, bir kedinin karnını doyurmak, kar altında sıcak kestane yiyerek yürümek, çok hastayken şifa verecek tavuk suyuna çorba içmek…

Ama önce kelebeğin sınırlarını, örneğin onlarca kilometre yorulmadan uçacak kanatları olmadığını, kabul etmesi gerekiyor. Ancak o zaman yapabileceklerinin farkına varacak ve susmak kadar konuşmanın da keyfini tadacak.

Sen bir kelebek olsan, nasıl geçirmek isterdin bir gününü?

Gel Bana Geçmişi Hatırlat. Özlemişim Seni…

Ne kadar yakınımızdan geçiyoruz birbirimizin hayatlarımızda. Senin üst kata çıkışından tam bir saat önce ben aynı merdivenleri inmiş oluyorum. Hafif özlemle karışık bir hüzün burkuyor içimi. Notunu alıyorum. Meğer hayatlarımız değecekken kopmuş.

Geçmişe dönmek korkutuyor beni. İçimde sellerin bile alıp götüremediği, kazık çakmış bir hayalperest. Bazen seni düşlüyor, diğer zamanlar başka şeyleri… Hep bir şeyler değişiyor, ben değişiyorum ve özlemim diniyor. Hayat sanki beklenen bir gösteri… Zamanı gelmiş, yerime geçmişim, ışıklar loş, perde kalkmak üzere, sabırsızım ama oyun bir türlü başlamıyor. Her dakika, bir sonraki an oyunun ilk anı olacakmış gibi çarpıyor kalbim ve aynı dakika içinde hayal kırıklığıyla geri yaslanıyorum, oyun başlamıyor.

Sonra bir şey fark ediyorum. Yanımdakiler, önümdekiler, arkamdakiler yerlerinde değiller. Kimisi kalkmış gitmiş, diğeri bana bakıyor, bir başkası patlamış mısır yiyor, başka ikisi ileride birbirlerine dalmışlar… Bir anda oyunun içinde miyim diyorum. Duruyorum sadece ve bakınıyorum. Anlamaya çalışıyorum. Ben bu oyunun seyircisi değilim. Bir parçasıyım…

Bazen başrol, bazen yan roller, bazense figüran, hatta kimi zaman senarist ya da yönetmen…

Sonra geri dönüyorum seyirci yerime. Ürkütüyor rol alma fikri. Geri çekiliyorum, köşeme sıkıştırıyorum kendimi. Ama dar geliyor. İçim içime sığmıyor. Artık bu köşe bana yetmiyor. Alanın genişliğini bildiğimden, eskiden içinde kendimi huzurlu sandığım dört duvarı yıkmak istiyorum şimdi. Bir yandan sıradanlaşmak gibi geliyor kalabalığa karışmak, diğer yandan tutamıyorum kendimi daha fazla bu odanın içinde.

O zaman diyorum, önce sıradanlığımı keşfeder, sonra da özelliklerimi bulur çıkarırım. Bu kadar insan var diye, benim sönük kalmama ya da kendimi hep figüran konumuna itmeme gerek yok. Ben de herkes kadar, hatta belki bazılarından daha bile iyi rol kesebilirim. “Hadi bakalım” diyor içimde yıllardır beklemekten usanmış ve paslanmış ruhum. ”Biraz çığlık at, biraz bağır çağır, delir; sonra durul, dinlen; ve kendin olmaktan hiç vazgeçme.”

Hazırım hayat. Ben de bunu yazdığıma inanamıyorum ama sonunda hazırım galiba sana karışmaya.

İki cümlelik bir mektupla başladı bu yazı. Kelimeler kelimeleri kovaladı. Kekeledim, durdum, oyalandım, geri döndüm başına ve bitirdim. Yenilerini yazmak üzere, bu sayfayı burada noktaladım.

Mutlu Yıllar Herkese!

Uzun zamandır elime aldığım en ürkütücü şey bu klavye. Nedenini çok sorguladım… Belki de sesimi unutmuş olduğumu fark ettim. Öyle bir yıldı ki geçtiğimiz yıl benim için; kendime doğru koştuğum, arada nefesim tıkandıkça soluklandığım, en değerlilerimden kayıplar ve yeni kazançlar yaşadığım, bütün düzenimin bir günde altüst olduğu, güvenimi sarsan yakınlarımın yanında bana huzur veren destekçiler bulduğum… Zengin, bol inişli çıkışlı bir seneydi.

Yeni yıla ne derece hazırım bilemiyorum? Her ne kadar gerçekçi yanım yeni yılın illa herşeyin sıfırlandığı ve yeniden başladığım bir yıl olması gerekmediğini söylese de, umut taşıyan o hayalperest tarafım 2012 için kocaman beklentiler içine giriyor.

Belki de ikisi bir arada olabilir. Ne dersiniz? Bir yandan gerçekçi bir gözle yeni yıla aynı kilo, boy, sorunlar, sıkıntılar, acılar, mutluluklar, başarılar ve karmaşalarla gireceğimi bilerek diğer yandan “belki değişecek”lerin listesini yapabilirim.

Bir yılbaşı ağacının parıltıları altında gizlenen hediyeler kadar heyecan veriyor yenilikler bana. Bilinmezler sayesinde her sabah yatağı heyecan içinde terk edebiliyorum. Elbet bazı sabahlar “hiiççç” bu düşünceler gelmiyor aklıma ve yatağa yapışıp kalmak istiyorum. Ama diğer sabahlar, aydınlanmış ya da hala karanlık havada uyandığımda fırlıyorum yeni güne doğru. Acı, mutsuz, tatsız haberler bile getirse aralara serpiştirilmiş güzellikler bulmaya bakıyorum yeni günün içinde.

İşte yeni yılı da 31 Aralık 2011 Cumartesi gecesi aynen böyle karşılamayı planlıyorum. Biliyorum, zorluklar devam edecek, hatta bazı dönemlerde artacak; ve biliyorum yepyeni başarı, mutluluk ve sevinçler günlerimi aydınlatacak. Hayat ne iyi ne kötü; ne doğru ne yanlış; ne de hep mutlu ya da hep dibe vurmuş. Hayat, iki ucu da içinde barındıran, ortada bir denge; ama çok hassas bir denge. Onu sabit tutmak, bozuldukça yeniden oturtmak da bana kalmış. Bazen dengede olmamak da güzel… Ondan da çok şey öğreniyor insan.

Yeni yıldan dileğim bu dengeye istediğim zaman kavuşabilecek kadar yakın olduğumu hiç unutmamak. Dengede hissetmediğim anlarda bile, aklımın bir köşesinde, bunun geçici olduğunun kalması… Biliyorum ki bu bilgi tüm korku ve endişeleri yenmenin yegâne yolu. Korkmak da endişelenmek de insan olmanın getirileri ama kalıcı olmak zorunda değil. İnsan isterse, korksa bile korkusu geçtiğinde hayata sımsıkı sarılarak kaldığı yerden devam edebilir.

Acı ve Tatlı Bir arada

“Gitme” dedim. Sesim içimde yankılandı. Uzun zamandır ilk defa kendi sesimi duydum. Bu kadar yoğun yapmıştım hayatımı. Meğer korkmuşum ve kaçmışım. Bunca yıldır benim olabilecek herşeyi elimin tersiyle itmişim. Kabuğumun içinde düzenimi kurmuşum. Fazla geçirgen olmayan seçiciliğimle, tek tük anılar biriktirmişim. Ama ipimi koparıp yaşayamamışım bir gün bile. Bu gece başbaşa kaldım kendimle. Tanımadığım birine dokunmak gibiydi. Sessiz, sakin, huzurlu gözüken ama içinde fırtınalar kopan küçük bir kız çocuğu kalmış içimde. Hiç büyümemiş. Hiç konuşmamış. Hiç tatmamış hayatın ne acısını ne de tatlısını.

Rüzgar esmiş, hemen camı kapamış, perdeyi çekmişim. Ne soğuk işlemiş içime ne de üşümediğim için ısınmayı bilmişim. Şimdi farklı. Herşey başka. Bugün yalnız kalmışım. Anlatmak istesem de ellerim titremiş. Yazamamışım. Dudaklarım büzüşmüş, konuşamamışım. Artık sesim dışardan da duyulsun istiyorum. Çünkü ben korktuğum için kaçmışım, istemediğim için değil.

Ama kaçarken arkamda bırakamadıklarımı bugün gerçekten kaybetmişim. Fırsatlar kaçmış, şansım sönmüş ve ben, geldiğim yerde olmak istediğim kişiye yakın, olmuş olabileceğim kişiye de bir o kadar uzağım.

“Keşke”lerin pişmanlığından nefret etsem de hayallerimde onları yaşatmışım. Ben, bugün dünden çok uzakta yarına kararsız adımlar atıyorum. Bildiklerim o kadar sınırlı ki. Umut denen hasretle karışık bir mutlulukmuş. Yarım onu hissederken, diğer yarım hep ürkek kalmış.

Başkalarına bakmışım. Onları başarmış sanmışım. Oysa, başarmaktan kaçtığım için kendimi hep geride hissetmişim.

Güçlü olmak zorundayım zannedip güçsüz olmanın arkasına sığınmışım. Meğer hayatta güçsüzlük ve güç içiçe geçmiş, biri olmadan diğerini hissetmek mümkün değilmiş.

Şimdi kararlıyım. Ama umutlu değilim. Güçsüz anlarım ve güçlü günlerim oluyor. Bir de hedefler belirliyorum. Yapılacaklar listesi tamamlandıkça kendimi başarmış hissediyorum. Yarının kötü olmadığını biliyorum. Ama ben o umudu bulamadıkça içimde, hep eksik hissedeceğimi de biliyorum.

Beklediğim “kurtarıcı” hala umutla eş anlamlı kalbimde. Aklım, kendi kendime yetmem gerektiğini söylese de o özel anı bekliyorum; parlayacağım, anlatacağım ve savaşacağım… Oysa savaşın tam ortasındayım. Hayat, beklenmedik zaferler kazanmam için çırpınıyor.

Bir de hala korkmasam…

Dilenci ve Aziz

Yazılarımı gün yüzüne çıkarmaya karar verdiğimde, “Ye, Dua Et, Sev” kitabından aldığım bir hikaye vardı tanıtımda kullandığım. Zengin olmayı hayal eden bir dilenci, her gün aynı aziz heykelinin önüne gider ve dua eder: “Sevgili Aziz, ne olur, ne olur, ne olur bana piyangodan para çıksın, hayatım kurtulsun!” Bir gün, beş gün, on gün, aylarca devam eder bu yalvarış. Sonunda aziz canlanır ve yine kendisine doğru dua etmeye gelen dilenciye döner: “Sevgili oğlum, ne olur, ne olur, ne olur bir piyango bileti al.”

Yağmurlu bir akşamüstü, sesimin içime fazla geldiğini hissettiğim anlardan birinde bir can yoldaşı bana bu sayfayı açmıştı. O günden beri, içimden geleni paylaşılabilir hissettiğim her dönem bu sayfalara döndüm. Belki aradığım bir cevaptı, belki de sadece içsel yolculuğumu günlüklere yazmaktan sıkılmış, birileri şahit olsun istiyordum. O günden beri kazandığım çok önemli bir farkındalık oldu: Cesaret ve umut, suladıkça büyüyen ve serpilen duygularmış.

Küçüklüğümden beri, yapmak istediklerimi erteler dururum. Bıçak kemiğe dayanıncaya kadar harekete geçmem. Sanırdım ki bir gün gelecek ve ben, o hep hayal ettiğim atılımları yapacak cesur kadın olacağım. Hep dua ederdim dilenci gibi bulduğum azizlere. Hep hayattan beklerdim ilk adımı. Oysa son dönemde bunun aslında benim tetikleyeceğim bir süreç olduğunu görüyorum. İnsan ancak kazandığı ivme ile doğru orantılı hareket edebiliyor hayatta.

İmrendiğim, örnek aldığım, özendiğim ve kıskandığım tabloları önüme dizdiğimde, hepsinde her kafadan çıkan sese kulak vermeden inandığının peşinden gitmiş insanlar görüyorum. Merak ediyorum, insanın kendine inancı dış etkenlerden zarar görmeden nasıl varlığını sürdürebiliyor? Sanırım, hayatta hiçbir kutunun içinde ne olduğunu dışarıdan tahmin edemeyeceğimiz gibi, insanlar da içlerinde dışarıya yansıtmadıkları iniş-çıkışlar barındırıyorlar.

Bir başka deyişle, 7 gün 24 saat motivasyonu en üst noktada sabit kalan ve hep mutlu, heyecanlı, azimli hisseden bir tek insan yok bu dünya üzerinde. Herkes, istisnasız, bir gün, belki bir an bocalayabiliyor. Yaptığından ya da yapacaklarından şüphe duyabiliyor. Sadece, bu anın uzunluğu kişiden kişiye değişiyor ve olumsuza kaymaya eğilimi olan kişilerde diğerlerine oranla daha uzun sürebiliyor.

Bana göre, cesaret, o piyango biletini almaktır. Kim ne derse desin, eğer ben o gün kendimi şanslı hissediyorsam, o bileti almalı ve cebime koymalıyım. Sonra, sadece beklemek değil, bilet toplamaya ve şansımı arttırmaya devam etmem gerekiyor. Ve bugün inanmasam da yolun sonunda beni bir ödülün beklediğine, yeniden inanacağım an gelene dek sabretmem… Eğer sen de bugün şüpheye düştüysen aldığın kararlar ya da attığın adımlara dair, bekle, unutma yeniden inanacaksın. Her insan gibi, korkuların kadar umutların ve inancın da mevcut içinde.