Umutsuz Umut

Keşke hayatta ne istediğimizi net olarak bilebilsek. Bildiğimizi zannedip peşinden gittiklerimizle yetinebilsek ve hep yeni bir ihtiyaç içinde olmasak. Ama hayatın devamlılığı kadar garantisiz isteklerimizin biteceği… Biz insanlar hep daha fazlasını, farklısını, renklisini, anlamlısını, zevklisini istemeye programlanmışız.

Bir açma-kapama düğmesi yaratabilecek olsam, içimdeki hep “daha” diyen sesi kontrol edebilmeyi isterdim. Motivasyona ihtiyaç duyduğumda açar, diğer zamanlarda kapalı tutardım. Arada sırada oluruna bırakabilmek ve hazır elimde olanla mutlu olabilmek rahatlatıcı olsa gerek.

Nankör umut! İçimdeki kırgınlığı ve burukluğu, öfkeye dönüştürebilseydim daha kolay baş ederdim elbet. Ama umutsuz umudum… Duygularım karmaşık. Ve ben yaşımdan daha yaşlı… Yorgun. Devam ediyorum hayata.

Sırtımı dayadığım, yanımda istediğim birileri, bana inanmayarak hayatlarına bensiz devam ettikçe, daha da yıpranıyorum aslında. Kabul etmek zaman alsa da, ben onları özlüyorum. “Keşke” diyorum, “onları hayatımdan çıkarmak zorunda olmasaydım”.

Kendimi tanımladığım bir nokta var ve oraya ulaşmak tahmin ettiğimden çok daha fazla zaman ve emek gerektiriyor. Ne zaman ulaşacağım ise çok belirsiz. “Bu yolculuk bu kadar zor olmamalıydı” diyorum. “Köşeyi dönünce orada olmam gerekiyordu”.

Hiç bitmiyor kendimle savaşım. Sadece adı, mekanı ve şartları değişiyor savaşın. Sonuç hep aynı. Kaybedilen, zaman ve dostlar. Artık kandırılmaktan çok yoruldum. “Peri masalları gerçek değil” diyorum ve kaybediyorum yol haritamı. En ufak bir ışığa umudumu satacak kadar saf hissediyorum kendimi. Ve biliyorum bu yazıyı bu gece yayınlamazsan, bir daha gün yüzü görmesine izin vermeyeceğim.

Bu defa, içimdekini serbest bırakmayı seçiyorum. Kim olarak, hangi sıfatla beni yargılayacağından bihaber, salıyorum kelimelerimi gökyüzüne ve kıskançlığımı üzerine. Bu kelimelerden sana geçen bir elektrik varsa, cevaba değer bulman dileğiyle, ürkekçe sana doğru yolluyorum umudumu. Kırmazsın di mi?

Yeni Bir Güne Uyanmak

Doğayla bir ilişkim olduğuna inanırım küçüklüğümden beri. Anlamaya çalışırım neyi neden yaptığını. Kendi varlığım gibi diğer canlıların varlıklarında da anlam arar dururum. Çok sonra farkına vardım bunun herkeste bulunan bir bakış açısı olmadığının.

İnsan farklı olduğunu hissettiğinde ya nefret ediyor kendinden ya da özel hissediyor. Ben önceleri nefreti seçtim. Başkalarında olmayan ve bende bulunan özellikleri kötüledim ve iteledim. Hayatımı “olmam gerektiği” şekliyle yaşar oldum. Ama bu “yetmedi”. Hep bir “yetemiyorum” hissiyle yaşadım. Sanki ne yaptıysam olmuyordu… Asla istenilen o mükemmel imajın yansıması olamıyordum.

Bir gün bir mide bulantısıyla uyandım. Aslında uzun zamandır oradaydı ama ben yeni fark ediyordum. İçimde atmak istediğim ama adını koyup somutlaştıramadığım bir tiksinti vardı. Ne olduğunu ancak şimdi görebiliyorum. Varlığıma dair kendime biçtiğim değermiş meğer içimde sancılar yaratan. Sahiplenememişim olduğumu, dürtülerimi, farklılıklarımı, özel, güzel ve çirkin yanlarımı. Hep olmadığımı olmuşum ve bu kalıp bana ya bir beden küçük gelmiş ya da üzerimden düşmüş… Bugün 30 yaş sendromuna yaklaşırken anlıyorum nerede yanıldığımı. Üzerime düşenden fazlasını üstlendiğimi ve kendimi boşluğa attığımı…

İnsan ancak kendinden yola çıkarak çözebiliyor düğümlerini. Ne bir başkasını anlayabiliyorsun kendini anlamadan ne de olası bir tehlikeden koruyabiliyorsun kendini. Bir de radikal değişimler olmadığını anladım insanın yaratılışında. Hiçbir şey bir uyuyup uyanmada var olamıyor insanın hayatında. Çalışmak ve çabalamak gerekiyor istediklerine ulaşabilmek için. Ancak o zaman öğreniyor insan yaşamayı ve keşfediyor içinden geçtiği günlerin ne gereğinden uzun ne de yetmeyecek kadar kısa olmadığını…

24 saatini nasıl değerlendirdiğin senin elinde. Olmaz deneni oldurmak da… İnsan tahmininden çok daha güçlü, hayata sandığından daha hakim aslında. Bilmese de nerede hata yaptığını, geriye dönüp bakabiliyor. Ve o an anlamasa da, üzerinden zaman geçtikçe daha net görebiliyor.

Taze tılsımlar sabahı köşede bizi bekliyor…

Hayat Anlamaktan Vazgeçtikçe Anlaşılır

Bazı insanlar bizleri mutlu etmek için gelmişler bu hayata… Gülümseyişleri bile farklı olur onların. Verdikleri hediyeler bile ayrıdır. Herkesle eşit hissedip, herkesten farklı olanlardır onlar…

Küçüklüğümden beri çabam birileri için özel olmaktı. Zamanla anladım ki özel olunmuyor, doğuluyor. Zorlamanın alemi yok… Oysa benim azize olma hayallerim vardı. Herkese yardım edecek, her ihtiyacı olanı kurtaracak ve kendimi insanlık uğruna feda edecektim… Olmadı, olamadı. Manasızlığını fark ettim. Arada sırada kendimi kayırmanın beni kötü bir insan yapmadığını anladım.

Bugünlerde arzum mutlu olmaktan yana… Son doğum günümde huzur dilemiştim. Mutluluk olmadan huzur olmuyor. Bir de anda yaşamadan… Geçmiş ve geleceğe takıldıkça sürükleniyor insan düşüncelerinin ve düşlerinin peşinde.

Bir de herkesi olduğu gibi kabullenmeyi öğrenirsem, işte o zaman kendimi bulmaya bir adım daha yaklaşacağım.

Fark ettim ki insan, olmak istediği ve olmaktan en çok korktuğu arasında debelenip duruyor bu hayatta. Oysa olduğu yer tam da ikisinin ortasında bir nokta… Yani en korktuğum versiyonumdan da en olmak istediğim ideal halimden de parçalar var içimde. Gel gör ki ikisini de bünye kabul etmek de zorlanıyor. Garip olan artılarımı da sahiplenmek konusunda yaşadığım tereddüt…

Sanki kendimi bırakırsam hayatın akışına, hakim olamayacağım bir bomba patlayacakmış gibi davranıyorum kimi zaman… Oysa bir şey olduğu yok. Sadece algımla ilgili bir problem yaşıyorum. En ufak hatamda dünyanın sonu gelmiş gibi kabuğuma çekiliyorum. Kendimi nefret edercesine eleştiriyorum. Her şeyin zamanla iyileştiğini ve insan olduğumu unutuyorum.

Dedim ya azize fantezisinin peşinden sürüklenip gidiyorum. Durup baktığımda, hatta bir geri adım attığımda aslında tam da olmak istediğim yerde buluyorum kendimi. Eksiklerim ve fazlalarımla burada duruyorum.

İşin en güzel yanı, bunu yaparken kimsenin onayına ihtiyaç duymuyor olmam. Hani her yaptığımızı birinin tasdik etmesini beklediğimiz o günler vardır ya… İşte onlar azaldıkça arttığımı hissediyorum.

“Hadi gel gidelim…” demek istiyorum hayata. “Nereye?” diye sorarsa, “Bilmiyorum” demek istiyorum; “Sen nereye istersen…”

Hedef: İşini İyi Yapmak

Sanki ben bahçedeki masanın üzerine, dekoratif amaçlı bırakılmış, içi boş, cam bir kavanozum. Kapağım kaybolmuş… Ve o gün hava bozmuş. Fırtına kopmuyor belki ama sabit damlalarla, içime işleyen, serin ve inatçı bir yağmur akıyor gökyüzünden. İçim dolmaya başlıyor… Gözyaşlarını andıran yağmur damlaları, hiç gözümün yaşına bakmadan, boşluğu, ferahlığımı boğuyorlar… Ve ben çaresiz ve kifayetsiz kalakalıyorum yağmurun altında… Bir şemsiye tutanım olsa, çok farklı olurdu her şey… Ya da şemsiyeyi tutacak bir kolum olsa…

Büyüdükçe, hayatla tanıştıkça, böyle günler çoğalıyor sinsice… İnsan kendini istemeden içinde bulduğu dolup-taşma duygusunu sahiplenemeden, sessizce yaşıyor içinde. Sanki o kahrolası duygu ona ait değilmiş gibi… Sanki her şey gün ışığında daha net görülecekmiş gibi…

Oysa tetikleyici bir kuvveti bulmaya bakıyor her şey. Hayat dediğin anlamlandırmaya çabaladıkça karmaşıklaşıyor. Ama gel gör ki didiklemeye alışmış ruhlar dinmiyor. İlla arıyor.

Aslında yorucu olabilecek bu çabayı eğlenceye çevirmek anahtarı hayat kapısının. Yeniliğe açlık duymadan, ilerleyen zamanı iyi değerlendiremiyor insan. Seçtiğin yolda bir karar verebilecek kadar yürüdüğünde, o kararı vermekten korkmazsan eğer, hayat sana yeni yollar sunabiliyor.

Anladım ki hepimiz tekiz. Hem eşsiz anlamında hem de yoldaşsız… Ne yaparsak kendimiz için ya da sadece yaşamaya anlam kattığı için yapacağız.

Geçen akşam bir dost sohbetinde sözüne çok güvendiğim biri dedi ki, “Başarı yanlış hedef. Asıl odaklanman gereken yaptığın şeyi iyi yapmak.” Ben de hayatımın kalanında ne yaparsam elimden gelenin en iyi haliyle sunacağım kendimi. Elbet yükselişlerim kadar çöküşlerim de olacak. Ama onları da hakkını vererek yaşayacağım ve devam edeceğim.

Sen bitirmezsen içindeki hayat enerjisini ve doldurursan azaldığını hissettikçe, kimse elinden alamaz kalbini. Sen, sevmek istediğin kadar sever, yapabildiğin kadar başarır ve gidebildiğin kadar yol alırsın hayatta.

İstediğim, en güzel günlerimin sayısını kendi çabamla çoğaltmak. Bunun için kendime inanmam gerek. Ve yaptığımı sahiplenmem… Kimsenin gölgesinde yeşeremem. Güneş almadan ve sulanmadan çiçek açamam. Garip olan güneşi de suyu da benim kendime sağlayacak olmam. Çünkü dışarıdan beklediğim her damla su ve her gram güneş ışığı beni beklemekten ve hayal kırıklığına uğramaktan öteye götüremez.

Sen ve Ben

Senden çok şey öğrendim ben. Sabretmeyi öğrendim en başta… Katı bir görünüşün altında sıcacık bir kalp olabildiğini öğrendim. Bir de affetmeyi…

Seninle ben, uzun zamandır yürüyoruz dostluk yolunda. Son dönemde daha bir kesişti yollarımız. İçim kıpırdıyor senden haber aldığımda. Yüzüm gülüyor aradığında. Kendim olabiliyorum senin yanında.

Kızıyorum bazen sana… Bazen kırılıyorum. Ama göstermeme izin veriyorsun duygularımı. Ve hep destek çıkıyorsun bana. Bazen annem oluyorsun, bazen terapistim, bazen de dostum… Dertlerimi dinliyorsun. Bitmek bilmeyen yakınmalarıma ve hararetli duygularıma sığınak oluyorsun.

Bence, sen beni tahminimden çok daha iyi tanıyorsun. Açık vermediğimi sandığım yaralarımı bile görüyorsun. Gözümün dalmasından, göz göze geldiğimizde bakışımdan, araba kullanışımdan, suskunluğumdan, içimi çözüyorsun.

Biliyor musun, başta sana inanmıyordum ben. Belki de tanımıyordum henüz. Ama ilk yargım soğuk olduğundu. Anlamamıştım seni. Kurallarını boğucu bulmuştum. Zamanla çözdüm bende iyi niyetini ve neden olması gerekene bu kadar takıldığını…

Hala var bana uymayan yönlerin. Ama ben de varım sende. Ortak hisler, ortak yaşanmışlıklar, ortak hedefler bağlıyor bizi birbirimize.

Korkuyorum gitmenden… Bir başkasıyla benimle olduğun kadar yakın olmandan. Kendime güvenemediğimden aslında bu çekincelerim. Senin bir yere gittiğin yok. Ben gidiyorum…

Bu gel-gitlerle geçiyor hep hayatım. Ürkünce kabuğuma çekiliveriyorum. Sonra da dünya beni istemiyor diyorum.

Aslında sen olduğun yerde, benim gel-gitlerimden habersiz, beni sevmeye devam ediyorsun.

Ben de seni seviyorum.

Ve hep seveceğim.

İlla sonsuzluk kattığım tüm duygulara meydan okuyacağım. Ve aklına sığınacağım.

İnsan Olmaya Dair Bir Deneme

Hiç, bir başka kişiyle “bir” hissedecek kadar yakın oldunuz mu? Belki anneniz, belki de sevgiliniz… Hani öyle bir noktaya gelir ki ilişki, yalnızca yapayalnızken yapacağınız şeyleri bile onun yanında yapabilir olursunuz. Bu kadar yakın olmak mümkün mü? Mümkünse sağlıklı mı?

Peki kendinle olan ilişkini, diğer insanlarla yaşadığın ilişkilerden ayıran şey nedir?

İnsanın kendisiyle olan ilişkisinden bahsedilirken çoğunlukla ortada iki kişilik bir ilişki yapısı varmış gibi konuşulur. İyi ve kötü, melek ve şeytan, huysuz ve tatlı…

Oysa insan tüm parçalarıyla “bir”dir. Evet, kendine yalan söylüyor ya da kendinden bazı gerçekleri büyük bir ustalıkla saklıyor olabilir, ama perde arkasında kalan yanlar ayrı bir birey değildir. İnsan, tüm gizli ve açıktaki gerçekleriyle bir bütündür.

Belki de insanın kendine güvenmesi, bu bütünü bir bütün olarak kabul etmesiyle başlar. Bizlere, küçüklüğümüzden beri “uslu”, “akıllı”, “temkinli”, vs. olmamız öğretilir. Oysa “ussuz”, “akılsız”, “temkinsiz” olmak bizim doğamızda vardır. Dürtü adını verdiğimiz, insan olmanın bir parçası olan bu yönleri hiçe saymak veya bastırmak demektir uslu ya da akıllı olmak. Temkinli olmaksa, tehlikeden kaçmak ve saklanmak adına neredeyse yeni hiçbir şey denememek ve hiçbir çılgınlık yapmamak demektir.

Tabii ki isterse insan hayatını güvenli bir ağacın gölgesi altında geçirebilir. Belirli kuralların ve bilinen gerçeklerin dışına taşmadan, boyamalarını hep çizgiler içinde yapabilir. Ama o zaman insanın kendini iyi ve başarılı hissetmesi, hep ya bir başkasının sözüne ya da başarı göstergesi olacak işlere bağlı olur. Oysa insan sadece var olduğu için bile kendini iyi hissedebilir ve hissetmelidir. Çünkü insan tüm parçalarıyla, harika işleyen bir düzenektir. Bazen dışarıdan işlemiyor gözükebilir. Ama o da o düzeneğin kendini yeniden yapılandırdığı ya da dış etkenlerden kaynaklanan yıkım ve darbeleri onardığı dönemlerdir.

Özellikle “harika” kelimesini seçtim. Çünkü burada genelde “mükemmel” kelimesini kullanmaya bir yatkınlık vardır insan doğasının saflığını ve kendi içindeki güzelliklerini çözmüş kişilerde. Oysa bu da kendini içinden çıkılmaz bir göreve atamaktır. Mükemmel diye bir şey doğada mevcut değildir. Dolayısıyla, insanın da mükemmel olma şansı yoktur. Zaten böyle bir gayeye de gerek yoktur.

İnsan; dürtüleri, 21. yüzyıl öğretileri ve tüm geçmiş yaşanmışlıklarıyla bir bütündür. Teknoloji çağında olmamız doğamızda var olan en temel içgüdülerden vazgeçmemiz anlamına gelmiyor. İnsan sevgiye, eğlenceye ve kıskançlığa olan yatkınlığıyla, bunları terbiye etmesini öğütleyen sosyal çevre kurallarını ve normlarını içinde sentezleyebildiği noktada bulur kendini. Ve o zaman anlar bu bütünün değişime ihtiyaç duymadan da harika olabildiğini ama yine de arzu ederse değişimin mümkün olduğunu…

Ağaç, Özgüven ve İnsan

İnsan ve özgüveni arasındaki ilişkiyi anlatacak bir benzetme arıyordum. Aklıma bilge bir ağaç figürü geldi. Düşündüm, köklü bir ağaç gibi olmak nasıl olurdu acaba? Nasıl hissederdim kendimi? Nasıl bir his olurdu toprağa bu kadar sağlam köklerle bağlanabilmek? Herhalde kendime güvenerek atacağım her adımda hissettiğim sağlam duruşa benzerdi.

Özgüveni düşündüm sonra… İnsanın özgüveni yaptıklarından ve başardıklarından mı güç alır acaba? Ama başta özgüven olmadan da nasıl başarıya gidecek sağlam adımlar atabilir ki insan? Bence özgüven büyürken sana, senin hakkında hissettirilenlerden gelir. Ama yetişkin hayatına geldiğinde, geçmişte debelenmek yerine, memnun değilsen kendine bakışından ve aynada gördüğünden, bunu istediğin yönde değiştirmek senin sorumluluğundadır. Ama özgüven eksikliği güçlü bir rakiptir. Çünkü sorumluluk almanı engeller. Sen, sana sahip çıkamaz olursun ertelemekten ve kaçmaktan…

Eğer özgüven sahibi bir birey olmak, köklü bir ağaç olmaksa, acaba seni bu durumda dünyaya bu kadar sağlam bağlayan köklerin nelerdir? Sevgi. Sevmek mi sevilmek mi? Arkadaşlık. Özgüvenli olduktan sonra mı önce mi insan daha rahat arkadaş edinir? Başarı. İşte? Sosyal hayatta? Aile rollerinde? Bence özgüveni yaratan kökler daha içten gelmelidir. Kendine gülebilmek gibi. Sakarlıklarını saflıkla karışık bir anlayışla karşılayabilmek gibi… Hatta hatalarını ders almanın yanında kabullenebilmek ve sahiplenebilmek gibi.

Peki ne engel olur bu içten çıkacak olan kökleri hayatımıza salmamıza? Üzerimize yüklenmiş etiketler, görevler, roller… Ben, ben olamadan, benden bekleneni olmaya çalıştıkça karşıma çıkan taşlar, kayalardır bunlar.

Aslında çok da uzakta aramamak gerek özgüveni. Doğanın içinde onca örnek varken… Avının peşinden koşan bir kaplan mesela, asla yakalayamayacağını düşünmez. O avı gözüne kestirdiği anda, pençesine düşüreceği anı yaşar zihninde. Kilitlenir. Ve yakalayamayana dek yakalayamayacağı ihtimalini var saymaz. Yenilgi ise onu vazgeçmek yerine başaracağı bir sonraki avına odaklar. Aslında buna yenilgi demek bile özgüven eksikliğinden kaynaklanır. Bu olumsuz bir sonuçtur. Ama avcının kaybedici bir kişi ya da yenilmiş bir varlık olduğunu göstermez. Eğer olumsuz sonuçlar, yenilgi yanılgısı yaratacak kadar çoğalmışsa, o zaman taktikte bir sorun var demektir. Çünkü özgüven der ki; kazanamamak kazanmayı bilmemekten kaynaklanır ve doğru stratejilere sahip her avcı eninde sonunda avına ulaşır.

Ben de artık köklerimi salmak istiyorum bu hayata. Farkına vardığım tüm yanlarımla, farkına varmadıklarımı ortaya çıkarmak ve bu sırada farkındalıklarımı işe yarar hale getirmek istiyorum… Bir gün, biri bana demişti ki, bir karara varmayan hiçbir farkındalık işe yaramış sayılmaz. Bu fark etme ihtiyacı ve arayışı sona ermeyeceğine göre, acaba şimdiye kadar ki fark ettiklerimi nasıl hayata geçirebilirim? Galiba bunun cevabı, kendime güvenip, elimi taşın altına koymakta saklı…

Anlatma

İnsanlar anlatılanlardan duymak istediklerini seçerler. Ve bazen arada kaynar anlatanın söylemek istediği. O noktada kendini görünmez hisseder insan. Bir derdi vardır ve iyi bir dinleyici ihtiyacındadır. Ama karşısındaki o konuyu hiç konuşmak istemez ve ne yapar eder onu söylemesini istediği cümlelere doğru yönlendirir. Bu bencillik midir?

Bencil olarak anılan insan her durumdan ve her kişiden bir çıkar elde eden, her şeyin kendi istediği şekilde olmasını bekleyen ve karşısındakinin ihtiyaçlarını göz ardı eden kişidir. Elbet bulur kendi istek ve çıkarlarını arka plana atan birkaç kişiyi ve onlarla mutlu mesut yaşar gider. Peki, o kişilerden birinin, bir gün rafa kaldıramayacağı bir derdi olduğunda ya da kendini daha var hissetmek istediğinde ne olur? O zaman ilişkinin dengesi bozulur ve iki taraf da huzursuz hissetmeye başlar.

Eğer yapıcı olunacaksa, böyle bir durumda kişiler, birbirlerini duymalarını ve yeni oluşumu anlamalarını sağlayacak birine başvururlar. Bir diğer ihtimal ise kendilerini çıkmazda bulmalarıdır. Belki bir süre konuşmazlar. İkisi de kendi kabuklarına çekilir. Ama yalnızlık zor gelirse, iletişime geçmeye karar verir, çoğunlukla da kavga ederler.

Kavganın ilişkilerin vazgeçilmezlerinden olduğu söylenir. Aslında iyi niyetle, karşı tarafa o an duyamayacağı ya da duymak istemediği şeyi söyleme çabasıdır kavga. Ve boşa kürek çekmektir. Çünkü kimse bağıran, sinirlenen ve inatlaşan birine karşı sakin kalıp söylediğini dinleyemez.

Ama insan anlaşılmak ister, hem de hemen… Hele onu duyamayan en sevdiklerindense, iyice gerilir anlaşılmadığını hissettiğinde. Peki, sevdiklerimizin bizi her zaman anlamasını beklemek ne derece gerçekçidir?

Ne yazık ki hayatta bazen hiç destek alamayız. Ne sevdiklerimizden ne yabancılardan… Bazen insanın kendisine ihtiyacı vardır ve kendisini anlamanın yetmesine… İnsanın her yaşadığı gelgitte kendisini anlayan birini bulması kolay olur bir şey değildir bu hayatta. Bırakın dünyayı ya da bir şehri, aynı ailede yetişmiş kişilerin arasında bile bu kadar farklılığın olabildiği bir düzende, insanın kendisini anlayabilecek kadar ona benzeyen birini bulma olasılığı nedir ki?

Öyleyse neden yetmez kendini anlamak? Tüm bu verilere sahipken ve bunun gerçekçi olmadığını bilirken, neden hala bekler insan onu anlayacak en az bir kişiyi bulmayı? Belki de küçüklüğünden beri içine işlenmiş onay alma çabası ya da “Evet, haklısın!”’ı duyduğunda aldığı hazdır bunu insana yaptıran. Sebebi her neyse, sonucun mutlulukla taçlanmadığı kesin. Acaba ne lazım insana, kendisine verdiği onayın yeterli olabilmesi için?

Her Şey İnsanlar İçin

Gün içinde kafama takılan küçük şeyleri bir kenara koyabildiğim anlarda fark ediyorum mutluluğu… Rahat bir nefes alıp, usulca arkama yaslandığımda, bir de deniz varsa yakınlarda, keyfi de keşfedebiliyorum.

Bu yoğun koşturmacanın bitmediği şehir hayatında ne kadar uzak kalıyoruz hissettiklerimizden. İyi ya da kötü, kalbimde olan ne varsa, işlenmiyor beynime. Kendimi işe, sohbete, alışverişe, insanlara verdikçe, kendimden uzaklaşıyorum sanki.

Mesafe arttıkça da kendimi görmekte zorlanıyorum. Çare olarak başka insanlardaki yansımalarıma dönüyorum. Tanıyamadığım kendimi, diğerlerinin gözlerinde arıyorum. Ama unuttuğum, insanların bakışlarının ve algılarının beklentileriyle şekillendiği. Onlar benden nasıl biri olmamı bekliyorlarsa, öyle görüyorlar beni. Beklentilerine ters davrandığımda ise bunun geçici bir durum olduğunu düşünüyorlar.

Merak ediyorum artının yanında eksinin var olmaması gerektiğini kim öğretti bize. Mesela, “iyi biri” olarak tanımlanan kişinin neden hiçbir kötülük yapmayacağını varsayıyoruz? Bir yandan madalyonun iki yüzünden bahsedip insanların içinde şeytan ve meleğin bir arada var olduğunu söylüyor; öte yandan insanları sabit tanımların içine sığdırmaya çalışıyoruz.

Kendini tanımak ve kendin hakkında gerçekçi bir görüşe sahip olmak bu sebepten önemli bence. Ancak o zaman insan, gönül rahatlığıyla, hem tatlı duygulara hem de fırtına estiren hislere kapılarını açık tutabiliyor. Ben biliyorsam özümde iyi bir insan olduğumu, arkadaşımı kıskanmak batmıyor gözüme. Ve anlayabiliyorum neden birinden nefret edebildiğimi… İyi bir insan olmak, herkese eşit sevgi duyma zorunluluğunu getirmemeli beraberinde. Genele bakıldığından görülecek iyilik yeterli olmalı o insanı “iyi” yapmaya.

“İyi insan olmak” beni “kötü hisler”e kapıldığımda pişmanlık duymaya itmemeli. Hatta bütün duygular eşit derecede insani olarak algılanmalı. Çünkü öyleler… Biz insan olarak sevgiye de nefrete de, şefkate de kıskançlığa da eşit derecede yatkınız. Öyleyse doğal olarak ortaya çıkan bu duygulara zorla kapıyı kapatma çabası niye?

Ben, insan olmayı seviyorum. Ama bazen insanın tanımını karıştırdığımı düşünüyorum. İnsan olan hiç kavga etmez, insan olan hep anlayış gösterir, insan olan diğer insanlara her durumda saygı duyar derken kendime kendisi olmayı menediyorum. Ben insan olarak trafikte önüme kıran birine sinirlenebilir, hakkım yendiğinde savaş moduna geçebilir ve hayallerim suya düştüğünde yıkılabilirim. Ve bu beni zayıf yapmaz. Beni insanlıktan çıkarmaz.

Bugün bir arkadaşım insanların artıları ve eksilerinden bahsederken, aslında en büyük hatamızın bu kelimeleri kullanmak olduğunu söyledi. Ona göre benim eksiler olarak tanımladığım ve haz etmediğim insan özellikleri, onların farklılıkları. Evet, herkesi farklılıklarıyla kabullenmek zorunda da değilim. Ama bunları, eksik olarak görmeye de hakkım yok.

Hepimiz farklıyız. Ve hepimiz kendimizce iyiyiz. En azından en kötü hareketimizin bile altında yatan bir iyi niyet var. İnsan olmak bu demek. İnsan olmak, kendin olmak, kendi farklılıklarını net olarak bilmek ve seni farklılıklarınla sevenlerle hayatı paylaşmak demek. Bu kadar insanın bir arada var olmak zorunda olduğu Şehr-i İstanbul’da insan olmak, karşılıklı anlayışın yanında kendine de anlayış gösterebilmek demek. Çünkü her duygu insanlar için…

Bak bakalım bu deveyi güdebilecek misin?

Kendine benzetemediğin insanları oldukları gibi kabullenmek mümkün mü acaba? Eğer mümkünse, nasıl? Nasıl bir insanı artıları, eksileriyle tanır ve değiştirmeye çalışmazsın?

İnsanlar kendilerine benzenmesinden büyük haz alırlar. Bundandır aynı ortamlarda takılan, benzer giyinen, yakın oturan kişilerin dostlukları… Farklılığı görmek istemez insan. Çoğu zaman farklı olanı grubun dışında bırakır. Benzeştikleriyle daha da yakınlaşır.

Peki, bu zamanında benzeştiklerinden, üstelik çok da sevdiklerinden biri gün gelir hiç ondan beklemediğin ve seninkinden oldukça farklı bir yüzle çıkarsa karşına… O zaman ne yapar insan? Kabullenmiş olduğu yılların dostunu yeniden kabullenebilir mi yeni haliyle?

Bence dereceleri var kabullenişlerimizin. Sanki her insana doğuştan bir dayanma sınırı ya da kabullenme eşiği yüklenmiş. Karşısındakinde keşfettiği, kendinden ayrışan yanları bu sınırı geçmedikleri sürece, onun huyu olarak kabullenebiliyor insan. Olur da o eşik aşılırsa, o zaman sorgulamalar başlıyor. İnsan, ya uzaklaşıyor adım adım ya da tamamen çekip gidiyor o diyardan. Tabii zamanla etkisi azalacak olan sancılar içinde…

Ya sonra? O kadar kolay mı artı biri, eksi bir yapmak bu hayatta. Zaten o etkileşimi yakaladığın insanların sayısı parmakla sayılacak kadar azken, gitmek kolay mı bu diyardan güdemediğin bir deve yüzünden?

Ben yapamıyorum. Kolay kolay vazgeçemiyorum. Bir de işin ucunda kalpten gelen dopdolu bir sevgi yığını varsa, göçemiyorum. Ama kalınca da kabullenemiyorum. Yani çıkmazdayım…

Belki de ak ya da kara kadar basit cevaplara indirgememek gerekiyor insan ilişkilerini. O kadar sade bir cevabı olsa bu denli karmaşık çıkmazdı kahve falları. Belki de beklemek gerekiyor ve uğraşmak. Sevdiğin uğruna savaşmak… Yorulduğunda sessiz bir limana çekilip, ardından yeniden atılmak dalgalara… Bir de anlamaya çalışmak. Değişenin neyinin, neden ve ne kadar değiştiğini çözmek…

Evet, bu kadar kolay olmamalı bu diyardan göçmek. İnsan kendine de karşısındakine de biraz zaman tanımalı… Çözümsüzlük kararını almadan tüm cesur çözüm yollarından geçmeli.